Pazar Tezgâhında Yanından Geçip Gittiğimiz Sebze


Geçen gün okudum, durup bir düşündüm. Hani pazara gidersin, yeşilliğin bol olduğu tezgâhın önünde durursun da hep aynı şeyleri alırsın ya… Marul, roka, belki biraz maydanoz. İşte o sırada kenarda köşede duran, çoğumuzun “salataya azıcık koysam yeter” diye baktığı bir sebze var: su teresi.


Meğer biz yıllardır ona haksızlık ediyormuşuz.

Bilim insanları oturmuş, vitaminine, mineraline, lifine tek tek bakmış. Öyle “bu sağlıklı” demekle kalmamışlar, ölçmüşler, tartmışlar. Sonuç? Su teresi 100 üzerinden 100 puan. Yani tam puan. Daha üstü yok.

Şimdi dürüst olalım… Kaçımız su teresini özellikle almak için pazara gidiyoruz? Çoğumuz fark etmeden yanından geçiyoruz. Oysa bu mütevazı yeşillik potasyum, kalsiyum, demir açısından dolu dolu. Kemikler için önemli, kan için önemli, kaslar için önemli. Kısacası vücut ne istiyorsa onda var.


Bir de işin güzel tarafı şu: Kalorisi düşük. Yani “yedikçe kilo alırım mı?” derdi yok. Üstelik K vitamini açısından da zengin. Hani yaş ilerledikçe “kemiklerim zayıfladı” diye yakınırız ya, işte tam oraya dokunuyor.

Amerika’daki bir kurum 17 temel besin maddesini baz almış, sebzeleri sıraya dizmiş. Su teresi zirvede. Arkasından Çin lahanası, pazı geliyor. Onlar da çok iyi ama lider değişmiyor.

Beni en çok etkileyen şu oldu: En sağlıklısı diye seçilen sebze egzotik değil, pahalı değil, ulaşılmaz hiç değil. Mahalle pazarında, market rafında her gün karşımıza çıkan bir şey. Yani mesele “bulamamak” değil, fark etmemek.


Belki de mutfakta küçük değişiklikler yapmanın zamanı gelmiştir. Salataya biraz daha fazla su teresi koymak, sandviçin arasına eklemek, hatta çorbanın üstüne atmak… Büyük sağlık devrimleri bazen böyle küçük alışkanlıklarla başlıyor.


Ben kendi adıma karar verdim. Bundan sonra pazar çantama su teresi girmeden dönmeyeceğim. Meğer en sağlıklısı gözümüzün önündeymiş de biz başka yerlere bakıyormuşuz.