MEYDAN


Tarladan 5 liraya çıkan ürünün sofraya 250 liraya gelmesini hangi ekonomiyle açıklayacağız? Denetimler sürüyor ama sonuç değişmiyor… Cüzdan boşalıyor, torbalar hafifliyor.

***


Gıda fiyatlarındaki artışı anlatırken hep aynı cümlelerle başlıyoruz: maliyetler yükseldi, nakliye pahalılaştı, gübre, mazot, işçilik arttı… Üstüne bir de pandemi, ardından savaşlar, enerji krizleri… Hepsi doğru. Hepsi gerçek. Ama asıl mesele başka!

Evet, dünya zor bir dönemden geçti. Pandemiyle birlikte üretim düştü, tedarik zincirleri kırıldı. Ardından savaşlar geldi, enerji hatları gerildi. Bugün hâlâ küresel belirsizliklerin içindeyiz. Bu tabloyu tek başına açıklayıcı görmek, yaşadığımız fiyat uçurumunu hafife almak olur.

Çünkü mesele sadece maliyet değil.

Mesele, maliyetin katlanarak vatandaşa yansıtılması.


***

Tarladan 5 liraya çıkan bir ürünün hale 35 liraya, oradan pazara 250 liraya ulaşmasını sadece “giderler arttı” diye açıklamak mümkün mü? Bu zincirde herkes kazanıyor gibi görünüyor ama aslında en az kazanan üretici. Çiftçi borç içinde, günü kurtarmaya çalışıyor. Onun emeği üzerinden kurulan sistemde başkaları büyük paralar kazanıyor.

Bu tablo, ekonomik bir sorun olmanın ötesinde vicdani bir sorun aslında.


***

Geçtiğimiz hafta sonu pazarı dolaşırken yaşanan tablo her şeyi anlatıyordu. Tezgâhlarda marul var. Evet, bildiğimiz marul. 80 liradan başlıyor, 120 liraya kadar çıkıyor. Bir salatanın içine koyacaksınız. Ama o salatayı tamamlamak için domates, salatalık, soğan, limon, zeytinyağı derken… Sıradan bir marul salatasının maliyeti neredeyse 500 lirayı buluyor.

İnsanlar tezgâhların önünde dolaşırken artık fiyat sormaya çekiniyor. Pazarcı bile ürün fiyatını söylerken mahcup. Eskiden kiloyla alınan sebzeler artık taneyle alınıyor. Dört biber, üç domates, iki patlıcan…

Eskiden pazar torbalarını taşımakta zorlanırdım; şimdi kuş tüyü kadar hafif! Torba dolmuyor, cüzdan eriyor!


***

Pazarın marketten farkı kalmamış durumda. Hatta çoğu zaman fiyatlar yarışıyor. Tek fark, pazardaki ürünün biraz daha taze olması. Market raflarında ise solgun, pörsümüş sebzeler parlak ışıkların altında “canlı” gösterilmeye çalışılıyor.

Ama fiyat aynı.

Bu noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Bu artışın tamamı maliyetle açıklanamaz. Bunun adı fırsatçılıktır.

Üstelik bu fırsatçılık, zincirleme bir şekilde büyüyor. Her aşamada eklenen kâr, en sonunda vatandaşa fatura ediliyor. Denetimler yapılıyor, cezalar kesiliyor. Sonuç değişmiyor.

Yalnızca denetim yaparak bu fiyat anarşisini çözmek mümkün değil.


***

Serbest piyasa, kontrolsüz kaldığında çok kazanma hırsını körüklüyor. Bu hırs da kriz dönemlerinde fırsatçılığa dönüşüyor. Bugün yaşadığımız tam olarak bu.

Peki çözüm ne?

Sadece denetimle bu işin çözülemeyeceği ortada. Milyonluk cezalar kesiliyor ama o cezalar dönüp dolaşıp yine fiyat etiketlerine yansıyor. Yani faturayı yine vatandaş ödüyor.

Bu nedenle daha köklü adımlar gerekiyor.

Üreticiyi koruyan, aracı maliyetleri azaltan ve doğrudan vatandaşa ulaşan bir sistem kurulmadan bu yangın sönmez.

Devletin öncülüğünde kurulacak halk marketler zinciri, üreticiden doğrudan alım yaparak ürünleri daha uygun fiyatla sunabilir. Kooperatifler güçlendirilebilir. Aracı zinciri kısaltılabilir.

Çünkü bugün açıkça görülüyor ki;
üretici kazanmıyor, tüketici kaybediyor, aradaki sistem büyüyor.


***

Alım gücünün hızla düştüğü bir ortamda vatandaşın tek önceliği artık karnını doyurmak. Yeni ayakkabı alınmayabilir, kıyafet ertelenebilir… Ama gıda ertelenemez.

İnsan aç kalamaz.

Yaz ayları yaklaşıyor. Normal şartlarda sebze-meyve bolluğu fiyatları düşürür. Ama mevcut tabloya bakılırsa bu yaz da umutlar sınırlı.

Çünkü mesele mevsim değil.

Mesele zihniyet.