ABD – İran – İsrail hattında tırmanan gerilim ve sıcak çatışma ihtimali, yalnızca askeri ya da diplomatik bir mesele değil. Soframıza kadar uzanan, mutfaktaki tencereye doğrudan dokunan bir krizden söz ediyoruz.

Savaş dediğimiz şey artık sadece cephede yaşanmıyor; limanlarda, buğday silolarında, konteyner gemilerinde ve market raflarında da yaşanıyor.

Açık konuşalım: Küresel gıda sistemi zaten kırılgandı. Pandemiyle sarsıldı, kuraklıkla zorlandı, enerji fiyatlarıyla baskılandı. Şimdi üzerine bir de Orta Doğu merkezli bir savaş eklendi.

Üstelik bu bölge, dünyanın enerji damarlarının geçtiği yer.


Dünyadaki petrol ticaretinin önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. İran’ın bu boğazı kapatma tehdidi ya da fiili bir kısıtlama, petrol arzını daraltıyor. Petrol pahalanınca ne oluyor?

Gübre üretimi pahalanıyor.

Tarım makinelerinin yakıt maliyeti artıyor.

Nakliye fiyatları yükseliyor.

Soğuk zincir taşımacılığı daha maliyetli hale geliyor.

Yani petrol fiyatı arttığında sadece benzin istasyonu etkilenmiyor; ekmek de, süt de, sebze de etkileniyor.

Gıda fiyatları zincirleme şekilde yukarı çıkıyor.

Zaten 2025’in sonu itibarıyla küresel gıda fiyatları son on yılın zirvesindeydi. Kuraklık, pandemi sonrası talep artışı ve yüksek enerji maliyetleri piyasayı germişti.

Savaş, bu gerilimi kopma noktasına taşıdı.


TEDARİK ZİNCİRİNİN KIRILMASI

Savaş ortamında gemi rotaları değişiyor, sigorta maliyetleri artıyor, bazı limanlar riskli ilan ediliyor.

Bu da teslimat sürelerini uzatıyor. Özellikle tahıl, bakliyat ve yem hammaddesi ticaretinde gecikmeler yaşanıyor.

Bir ülke buğdayı zamanında alamazsa ne olur?

Ya un pahalanır ya da stok yapılır. Stok yapılırsa piyasada arz azalır. Arz azalırsa fiyat artar.

Basit bir matematik ama sonucu ağır.


AFRİKA VE AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER DAHA FAZLA ZORLANIYOR

En dramatik tablo ise zaten kırılgan olan ülkelerde ortaya çıkıyor. Halihazırda yoksulluk, kuraklık ve açlıkla mücadele eden 45 Afrika ülkesi ve az gelişmiş ülke, tarım ürünlerinin yaklaşık üçte birini savaşın tarafı olan ülkelerden ya da bu bölgeden dolaylı olarak ithal ediyor.

Bu ülkeler için iki temel risk var:

Fiyat şoku; artan maliyetleri karşılayamamak.

Fiziki erişim sorunu; ürüne hiç ulaşamamak.

Gıda sadece pahalı hale gelmiyor, bazen bulunamaz hale geliyor. Bu da şiddetli açlık riskini artırıyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde zaten yüz milyonlarca insan akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Yeni bir savaş dalgası bu sayıyı hızla yukarı çekebilir.


ENFLASYONUN ÜZERİNE YENİ BASKI

Pandemi iki yıl boyunca üretimi yavaşlattı, tedarik zincirlerini bozdu. Ardından küresel enflasyon algısı geldi. Şimdi savaş, bu sürecin üzerine adeta "tuz biber" ekiyor.

Artan gıda fiyatları hane bütçelerini daraltıyor.

Merkez bankalarını faiz artırmaya zorluyor.

Gelişmekte olan ülkelerde para birimlerini baskılıyor.

Bu da ekonomik durgunluk riskini büyütüyor. Yani mesele sadece açlık değil; aynı zamanda büyüme, istihdam ve sosyal istikrar meselesi.


GIDA ARTIK ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ

Eskiden savunma deyince akla tank, uçak gelirdi. Şimdi buğday, su ve gübre de aynı derecede stratejik.

Savaş bize bir kez daha şunu gösteriyor: Küresel gıda sistemi aşırı derecede birbirine bağlı ve kırılgan.

Yerel üretimi güçlendirmek, stratejik stoklar artırmak, enerji bağımlılığını azaltmak ve alternatif ticaret rotaları geliştirmek artık tercih değil, zorunluluk.

Çünkü savaş sadece sınırları değil, sofraları da etkiliyor.

Görünen o ki önümüzdeki dönemde gıda fiyatları sadece ekonomik bir veri değil, küresel istikrarın en önemli göstergelerinden biri olacak.