Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından çok, insan yüreğinde yaşar. Mübadele de işte böyledir. Üzerinden 103 yıl geçse de, acısı dinmeyen, sesi kısılmayan, hatırası küllenmeyen bir insanlık hikâyesidir bu. Kimi “Türk–Yunan nüfus değişimi” der, kimi “mübadele”… Oysa gerçekte yaşanan; din temelli, zorunlu bir yer değiştirmedir. Müslümanlarla Ortodoksların, yüzyıllardır kök saldıkları topraklardan koparılıp bilinmeze sürülmesidir.
Yaklaşık iki milyon insanın hayatı bir imza ile değişti. Evler, mezarlar, zeytin ağaçları, çocukluk anıları, kapı eşiklerine sinmiş sesler geride kaldı. Anadolu’dan gidenler için bu bir kopuştu; Yunanistan’a gelenler içinse tutunma mücadelesi. Bizim “Kurtuluş Savaşı” dediğimiz tarihsel dönemi onlar “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırdı. Savaşın ardından gelen yenilgi, Yunanistan’da ekonomik çöküşleri, darbeleri, iç karışıklıkları tetiklerken; Anadolu’dan giden insanlar, yoksulluğun, dışlanmışlığın ve derin bir aidiyet krizinin ortasında hayata tutunmaya çalıştı.
Yerleştirildikleri kentlerin kenar mahallelerinde, gettolarında, sefalet içinde yaşam mücadelesi veren Anadolu Rumları; yanlarında getirebildikleri tek gerçek mirasa sarıldı: kültürlerine. İşte o kültür, rembetiko oldu. Hasretin, öfkenin, yoksulluğun, aşkın, kaybın müziği… Yasaklandı. Susturulmak istendi. Ama acıdan doğan ezgiler, her baskında biraz daha derine işledi. Mangas kültürü, külhanbeyi tavırları, omza atılan ceketler, kesilen ceket kolları… Hepsi bir kimlik arayışının sembolleriydi.
***
Öte yandan Türkiye’ye gelen mübadillerin hikâyesi de ayrı bir dramdır. Mora’dan gelen Türkçe konuşanlar nispeten daha kolay uyum sağlarken; Girit’ten gelenler dilini bilmedikleri bir toplumda dertlerini anlatmaya çalıştı. Arapça ibadet eden, Rumca konuşan ama kendini Müslüman kimliğiyle tanımlayan insanlar için bu topraklar hem vatan, hem yabancıydı.
Mübadele, sadece göç değil; kimliğin parçalanmasıdır. İnsan hafızasının ikiye bölünmesidir.
Ve bu hafızayı en iyi anlatanlardan biriydi Ahmet Yorulmaz.
***
MÜBADELE DENİNCE AKLIMA İLK AHMET YORULMAZ GELİR
Mübadele denince benim zihnimde ilk beliren isimlerden biri hiç kuşkusuz Ahmet Yorulmaz olur. Çünkü o, mübadelenin tarihini anlatan biri değil; mübadelenin hafızasını yaşayan, yaşatan bir insandı.
Girit’in Hanya kentinden kopup Ayvalık’a savrulmuş bir ailenin çocuğuydu. Yani mübadele onun için akademik bir başlık değil, aile geçmişinin tam ortasında duran bir hayat gerçeğiydi. Bu yüzden yazdıkları kuru bilgi değil, içten gelen bir tanıklıktı. Savaşın Çocukları üçlemesinde Hanya’yı öyle anlatır ki, insan orayı bir şehir olarak değil, kaybedilmiş bir çocukluk gibi hisseder. Sokakları, evleri, insan yüzlerini satırlara değil, hafızaya çizerdi adeta.
Ama Ahmet Yorulmaz sadece yazan biri değildi; yaşayan bir kültür köprüsüydü. Ayvalık meydanındaki Süner Pasajı’nda yıllarca işlettiği Geylan Kitabevi, sıradan bir kitapçı dükkânı değildi. Orası, yolu kitaba düşenlerin değil, yolu geçmişine düşenlerin uğrak yeriydi. Pek çok kitapçıda bulunmayan eserleri orada bulmak mümkündü ama asıl bulunan şey kitaptan fazlasıydı: sohbet, hatıra, bilgi, zarafet… Kapıdan giren biri çoğu zaman müşteri olarak değil, dinleyici olarak çıkar; mübadeleye, Ayvalık’a, Ege’ye dair bir hikâyeyle ayrılırdı.
Gazetecilik yılları İstanbul’da başlamıştı. Sonra memlekete dönmüş, Ayvalık’ta Türk Dünyası gazetesini çıkarmıştı. Balıkesir’de yaşı ilerlemiş pek çok kişinin yakından tanıdığı gazeteci ve tiyatro sanatçısı merhum Cahit Albayrak’ın “Ateş” gazetesinde yazdığı makalelerle de kalemini sürdürmüştü. O yıllarda babamla kurduğu dostluk, bizim kuşağa da uzanan bir bağa dönüştü. Benim için “yazar” değil, hep “Ahmet Amca” oldu bu yüzden.
***
Ayvalık Armutçuk’ta Kadastro Sitesi’ndeki tek katlı evi, adeta yaşayan bir hafıza mekânıydı. Kapısı hiç kapanmazdı. “Ben Lozan mübadiliyim” diyenler, ya da bu hikâyeyi hiç bilmeyip merak edenler, soluğu orada alırdı. O evde çay sadece içilmezdi; geçmiş demlenirdi. İnsanlar kendi aile hikâyelerini onun anlattıklarıyla birleştirir, parçalı hafızalarını tamamlarlardı.
Çağdaş Yunan edebiyatından yaptığı çevirilerle iki halk arasında edebiyat üzerinden bir köprü kurdu. Siyasetin sert çizgilerle ayırdığı coğrafyaları, edebiyatın insan diliyle yeniden buluşturdu. Ama o aynı zamanda Ayvalık’ın lezzet kültürünü yazılarıyla öne çıkaran bir gastronomi hafızasıydı. Zeytinyağlı yemeklerin, mezelerin, mutfak kültürünün arkasındaki tarihsel katmanları anlatır, sofrayla geçmiş arasında bağ kurardı.
En son yayımlanan eserlerinden “Ulya” da yine bu topraklarda kesişen aşk hikâyelerinden biriydi: Giritli bir kadınla Ayvalıklı bir Türk’ün hayatı üzerinden, göçün, uyumun, aşkın ve aidiyetin romanı…
Ahmet Yorulmaz; giyimiyle, kuşamıyla, zarafetiyle, nezaketiyle, alçakgönüllülüğüyle Ayvalık’a yakışan bir insandı. Bilgisiyle değil, bilgiyi taşıma biçimiyle iz bıraktı. O yüzden onun yokluğu sadece bir yazarın eksikliği değildir; bir şehrin hafızasında açılmış boşluktur.
Mübadele 103 yaşında. Ama Ahmet Yorulmaz gibi anlatıcılar sayesinde o hikâye hâlâ canlı.
Çünkü bazı insanlar ölmez; bir kentin vicdanına dönüşür.
Ayvalık O’nu unutmasın.