Dünya bugün, tek kutuplu bir imparatorluk rüyasından uyanmak istemeyen ABD’nin ve onun bölgedeki uç karakolu haline gelen İsrail’in yazdığı kanlı bir senaryoyu izliyor. "Dünyayı ben yönetirim, istediğimi alamazsam yakar yıkarım" diyen bu kural tanımaz güç, sadece sınırları değil, insanlık onurunu da çiğneyip geçiyor.

İsrail’in Akdeniz kıyısında sıkışmış bir devlet olmaktan çıkarılıp, "vaat edilmiş topraklar" mitosuyla geniş bir yaşam alanına kavuşturulması projesi, artık gizli bir ajanda olmaktan çıktı. Bugün Gazze’de, Lübnan’da ve Suriye’de dökülen kan, aslında Trump ve Netanyahu ikilisinin el sıkışarak onayladığı yeni bir harita çiziminin mürekkebi. Bu ikili, adeta bir madalyonun iki yüzü gibi birbirini tamamlıyor; biri küresel zorbalığın finansörü ve silahşoru, diğeri ise bu gücü dini bir genişleme stratejisine dönüştüren uygulayıcısı.


***

Bu devasa yıkım operasyonu dün başlamadı. Irak’a "demokrasi" vaadiyle girenlerin, Magrip Baharı ile Kuzey Afrika’yı ateşe verenlerin ve Libya’da Kaddafi’yi vahşice katlettirenlerin asıl derdi hiçbir zaman özgürlük olmadı. Amaç, İslam coğrafyasını kendi içinde bir iç savaşa mahkûm etmek, halkları birbirine kırdırmak ve direnç noktalarını tek tek yok etmekti. Suriye’yi parçalayan akıl, bugün Pakistan ve Afganistan hattında yeni çatışma sahaları kurguluyor. Dünya ise bu sistematik soykırımı, bu "modern zaman barbarlığını" sadece kınamalarla, içi boş protestolarla ve cılız diplomatik tepkilerle geçiştiriyor. Avrupa sessizliğe gömülmüş, Rusya ve Çin ise kendi etki alanlarını koruma derdinde, ABD’nin yarattığı bu kaosa net bir set çekmekten imtina ediyor.

İşin en acı tarafı ise Arap dünyasının ve İslam coğrafyasının takındığı tavır. Kendi komşuları yanarken, Gazze’de çocuklar katledilirken seyirci kalan başkentler, bugün savaşın ateşinin kendi zengin saraylarına da sıçradığını görüyor. İran’a uygulanan yıllarca süren ambargoların ve şimdi üzerine yağan bombaların hedefi sadece bir rejim değişikliği değil, bölgede ABD-İsrail eksenine biat etmeyen son büyük kalesinin de düşürülmesi.

Saddam, Esat ve Kaddafi’den sonra sıranın İran’a gelmiş olması, Ortadoğu’yu ucu açık, geniş çaplı bir bölgesel savaşa sürüklüyor. Ancak İran, kırk yıllık direniş hafızası ve bölgesel etkisiyle, daha öncekilere benzemeyen bir direnç merkezi olacağının sinyallerini veriyor. Trump’ın savaş çığlıkları altında inleyen bu coğrafya, artık bir "kıyamet savaşına" doğru dolu dizgin gidiyor.


***

Bu yangının ortasında Türkiye, tarihinin en zorlu diplomatik ve stratejik sınavlarından birini veriyor. Suriye’de yaşanan göç dalgasının, istikrarsızlığın ve terör koridoru planlarının bir benzerinin şimdi İran sınırı üzerinden Türkiye’ye yansıması işten bile değil.

Ekonomik zorluklarla boğuşan Türkiye, bir yandan kendi savunma sanayisiyle bu kuşatmaya karşı bir direnç oluşturmaya çalışırken, diğer yandan 60 yıldır kapısında bekletildiği Batı ittifakı ile Ortadoğu’nun kanlı gerçekliği arasında bir denge kurmaya zorlanıyor. Türkiye için artık ABD ile olan ilişkileri bu yeni gerçeklik üzerinden, milli güvenlik ekseninde sil baştan gözden geçirme vakti. Eğer bu gidişata dur diyecek bir irade çıkmazsa, sadece Ortadoğu değil, tüm dünya bu kontrolsüz hırsın enkazı altında kalacak.


***

Türkiye'nin içinde bulunduğu bu jeopolitik cenderede, savunma sanayii hamleleri ve göç yönetimi stratejileri artık yalnızca birer devlet politikası değil, birer "beka kalkanı" niteliği taşımaktadır. 2026 yılı itibarıyla bölgedeki Trump-Netanyahu eksenli tırmanışın yarattığı risklere karşı Türkiye'nin teknik hazırlıkları var.

Türkiye, bölgesel bir savaşın doğrudan tarafı olmamak ancak sıçrayacak ateşten korunmak için savunma sanayisinde hamleler yapıyor.

Savaş uçakları, insansız savaş konsepti, elektronik harp araçları, stratejik kara ve deniz gücü araçları, tanklar vesaire…


***

İran’daki olası bir rejim sarsıntısı veya geniş çaplı çatışma, Türkiye için Suriye iç savaşından daha karmaşık bir göç dalgası riski taşıyor. Türkiye bu riski yönetmek için çeşitli teknik önlemler alıyor.

2026 itibarıyla Türkiye'nin İran sınır hattındaki güvenlik duvarı ve devriye yolları büyük ölçüde tamamlandı. Suriye ve İran sınırlarının toplam %87'si artık yüksek güvenlikli duvarlar ve devriye yollarıyla korunuyor.

Sınır hattına kurulan elektro-optik kuleler, düzensiz göçün kaynağında tespiti stratejisinin temeli. Güvenlik birimleri, İran tarafında yaşanabilecek bir kitlesel hareketliliğe karşı sınırın öte tarafında insani yardım ve denetim odaklı tampon bölge senaryoları üzerinde çalışıyor.

Özetle Türkiye, bir yandan envanterine kattığı KAAN, KIZILELMA ve ALTAY gibi sistemlerle "bana dokunan yanar" mesajı verirken; diğer yandan sınırlarını ileri teknolojiyle tahkim ederek bölgesel kaosun demografik ve güvenlik yükünü dışarıda tutmaya odaklanmış durumda. Bu strateji, Ankara’nın hem Washington hem de bölge başkentleriyle yürüttüğü pazarlıklarda elini güçlendiren tek bir koz.


***

Savunma sanayiindeki bu teknik sıçrama, bir lüks değil, bölgedeki yönetilen kaos stratejisine karşı bir bağımsızlık sigortası. Türkiye'nin önündeki en büyük sınav, bir yandan sınırlarına dayanacak yeni insani trajedi dalgalarını teknolojik ve stratejik setlerle göğüslemek, diğer yandan ise emperyal iştahın kurbanı olan komşularıyla aynı kaderi paylaşmamak.

Sonuç olarak dünya, sömürgeci hayallerin doğurduğu o karanlık döngünün en kritik kavşağında. Eğer Ankara, kendi savunma doktrinini ve toplumsal direncini bu yeni dünya düzenine tam uyumlu hale getiremezse, bölgedeki kaderine terk edilmişlik riskinden kurtulamaz. Ancak bugün görülen tablo; boyun eğen bir coğrafyanın aksine, kendi teknolojisiyle sınırını çizen, kendi stratejisiyle oyun bozan ve Trump-Netanyahu ekseninin yarattığı "kıyamet senaryosuna" karşı rasyonel bir direnç kalesi kuran bir Türkiye portresi.

Emperyalizmin kanlı haritaları, bu kalenin duvarlarına çarptığında ya parçalanacak ya da tüm dünya bu kontrolsüz hırsın enkazı altında yeni bir karanlık çağa uyanacak.

İnsanlık, geçmişin kanlı derslerinden ders çıkarmak yerine, emperyalizmin doymak bilmez iştahı uğruna kendi elleriyle inşa ettiği bu modern orta çağda ya bu kolektif cinnete dur diyecek bir vicdan inşa edecek ya da sömürgeci hayallerin küllerinden doğan üçüncü bir büyük savaşın enkazı altında, bizzat kendi medeniyetinin cenaze namazını kılacak.