Ramazan bereket ayıydı; bu yıl bereket menüde kaldı. İftar sofraları dolu, cüzdanlar boş, kredi kartlar cırt cırt… Vatandaş artık karnını değil, sabrını doyurmaya çalışıyor.
Ramazan geldi mi sofralar uzar, fiyatlar da… İftar menüsü denilen şey artık bir yemek değil, ekonomik dayanıklılık testi. Masaya konanlara bakıyorsun: Bir tas çorba, bir tabak etli yemek, bir kaşık pilav, yanında iki tek Kemalpaşa, bir de meşrubat. Çaylar müesseseden; çok şükür! Hesap mı? Kelle başı bin lira. Beş kişiysen beş bin lira. Afiyet olsun, Allah tekrarına erdirsin...
Normal zamanda da ucuz değildi elbet; ama konu Ramazan olunca sanki fiyatlar da oruç tutmuyor, bilakis iştah açılıyor. “Kebapçıya gidelim” diyorsun; masaya Ramazan iftar menüsü konuyor. Kişi başı bin beş yüz – iki bin lira. Tabakta ne var? Yarısı kıyma, yarısı biber, toplamı yirmi santimi zor bulan bir Urfa ya da Adana. Dört çatalda “gübürdetebileceğin” cinsten. Yanında bir kaşık bulgur, sumaklı soğan, kızarmış domates. İçecek serbest: ayran mı kola mı, gönlünce… Başlangıçta bir de çorba; çünkü menüye “başlangıç” yazmak yakışıyor.
Maliyeti sormaya takati kalmadı vatandaşın. Sorarsa da yüksek perdeden bir tirat başlıyor: Et pahalı, sebze pahalı, elektrik, doğalgaz, vergi, sigorta… Hepsi doğru. Ama bir öğünlük karın doyurmak bu kadar mı gazlanır? İşte orada bir durmak gerek.
***
Ekranlarda görüyoruz; semt pazarlarında çöpe atılan sebze meyveyi tek tek seçip torbasına koyanlar var. “Sokakta yaşıyordur” diyorsun; değil. Çoğu emekli. Aldığı aylık neye yetsin? Haftalık pazar alışverişi iki-üç bin lira. Bakliyatı, eti, tavuğu, peyniri, zeytini… Gerçi ocakta et pişen ev sayısı hızla azalıyor. Peynir-zeytin zaten ateş pahası. “Zeytin ekmek” desen; o bile lüks.
Yirmi-otuz bin lira bandında maaş alan emeklinin rahat edeceği günleri çalışarak geçirmesi boşuna değil. Doğalgaz, elektrik, su, ulaşım… Bir de insan ya bu; ayağına pabuç almayacak mı, mont almayacak mı? Alamıyor. Eskileri giyiyor. Üç hafta sonra bayram var. Misafir gelir, harçlık verilir, şeker alınır, büyüklere iki parça baklava ikram edilir. Haydi al bakalım… Kilosu bin – bin beş yüz. Yazık günah.
Evden dışarı çıktın mı, hilafsız beş yüz lira gidiyor. Nereye gittiğini anlamadan. En büyük paramız 200 lira, artık bozuk sayılıyor. Eskiden bakkal “Bozuk yok mu abi?” derdi; şimdi iki paket sigara, üstüne on lira.
Gıda desen, trajikomedi. Doğada ayağınla ezip geçtiğin ota, pazarda servet ödüyorsun. Geçen gün tere otu tartışılıyordu; tereyağı değil, bildiğin tere otu. Çayıra çıksan bulursun. Maydanoz, dereotu her yerde… Pazarda altın. Kabak desen, “Seven sever” derdik; 125–150 lira. Hıyar serin serin yenirdi; 150 lira. Çarliston biber 110, patlıcan 140–150. En ucuzu soğan; 15 lira. Al bir kilo, doğra, tuzla, ekmek arasına koy… Şifa niyetine.
Domates kışın yenmez derler; seradan gelir, fiyatı 100–110. Yazın da düşmedi zaten. Alım gücü düşüyor, fiyatlar astronomik. Asgari ücret artıyor, emekliye gıdımlık zam; ertesi gün etiketler ikiye katlanıyor. Bu hesapla enflasyon düşer mi? Bu hesapla vatandaş kimseye muhtaç olmadan yaşar mı?
***
Başta dedik ya, iftar menüleri… Rakamlar uçuk. Dar gelirlinin katlanacağı gibi değil. Ama bakıyorsun, mekânlar dolu. Rezervasyon yok. Herkes cırt cırt kart geçiyor; nakit yok, kredi kartı var. Borçla iftar, taksitle doymak.
Benimki çözüm değil; tespit. İronik, eleştirel, biraz da trajikomik bir tablobu, herkesin malumu... Bir avuç mutlu azınlık yemek için yaşıyor; mutsuz çoğunluk yaşamak için yemek zorunda. Vitaminine, proteinine bakılmıyor; bakılacak hâl mi kaldı? Ramazan bereket ayıydı; bu yıl bereket menüde kaldı.
Selam ederim.