Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin Ramazan ayı boyunca kurduğu kalabalık iftar sofraları, toplumda dayanışma duygusunu güçlendirse de, bu organizasyonların maliyeti ve etkisi üzerine tartışmalar da büyüyor. Belediyelerin ve kurumların geniş çaplı etkinlikleri, yardımın kimlere ulaştığı ve ne kadar sürdürülebilir olduğu konularını gündeme taşıyor. Gösterişli organizasyonların ötesinde, gerçek ihtiyaç sahiplerine yönelik kalıcı çözümlerin önemi her geçen gün daha fazla hissediliyor.


Ramazan ayı geldiğinde, her yıl aynı sahneyi farklı kostümlerle izliyoruz. Sofralar büyüyor, davetler çoğalıyor, organizasyonlar kabarıyor. Ama asıl mesele değişmiyor: tokun toku doyurduğu sofralar büyürken, gerçekten ihtiyacı olanların sesi çoğu zaman o kalabalığın içinde kayboluyor. Bu yıl da farklı olmadı. İlk gününden itibaren başlayan iftar organizasyonları, aslında Ramazan’ın ruhunu değil, daha çok bir “gösteri takvimini” andırıyor.

Balıkesir’de bu tabloyu en net ortaya koyan kurumlardan biri hiç kuşkusuz Balıkesir Büyükşehir Belediyesi oldu. Belediye Başkanı Ahmet Akın, Ramazan boyunca 400 bin kişiye iftar verileceğini açıkladı. İlk bakışta kulağa büyük ve anlamlı geliyor. Ancak biraz derinlemesine bakıldığında, bu rakamın ardında devasa bir organizasyon, ciddi bir bütçe ve tartışılması gereken bir yaklaşım var. Çünkü mesele sadece “kaç kişiye yemek verildiği” değil; bu kaynakların nasıl, nerede ve ne için kullanıldığı.


***

Ramazan boyunca şehir genelinde kurulan sofralar, düzenlenen etkinlikler, sahneler, ışıklar, ses düzenleri… Her şey planlı, her şey organize, her şey görsel olarak güçlü. Ama bir noktadan sonra şu soruya yanıt aranıyor: Bu kadar masraf gerçekten gerekli mi? Ya da daha önemlisi, bu kaynaklar, doğrudan ihtiyaç sahiplerine yönlendirilseydi ne olurdu?

Bugün Balıkesir’de 1 milyon 300 bin insan yaşıyor. Dağıtıldığı belirtilen 10 bin gıda kolisi bu nüfusun yanında oldukça sınırlı bir sayı. Bunun yanı sıra Yakın Kart uygulamalarıyla yapılan destekler var. Elbette bunlar kıymetli. Ancak aynı anda 400 bin kişilik iftar organizasyonları, dev bütçeler ve büyük etkinlikler düşünüldüğünde, kaynakların dağılımı üzerine ciddi bir muhasebe yapmak gerekiyor.

Çünkü gerçek yardım, çoğu zaman kameraların olmadığı yerde başlar. Gerçek ihtiyaç sahibi, çoğu zaman o büyük iftar sofralarında yer bulamaz. Ya da o sofralara davet edilse bile, o sofraların kalabalığı içinde asıl sorunlar görünmez hale gelir. Oysa mesele bir tabak yemek vermek değil, bir çocuğun eğitimine katkı sunmak, bir ailenin mutfağını aylarca doldurmak, bir insanın hayatına dokunabilmek...


***

Tam da bu noktada, Ramazan’ın ruhu ile yapılan uygulamalar arasındaki fark ortaya çıkıyor. “Bir elin verdiğini diğer el görmeyecek” sözü, güzel bir niyetin ifadesi. Sahada gördüğümüz tablo, bu sözün ruhundan zaman zaman uzaklaşıyor. Sahne var, mikrofon var, paylaşım var, fotoğraf var… Bu durum, yardımın kendisinden çok, yardımın görünürlüğünü öne çıkarıyor.

Oysa gerçek iyilik, sessizlik ister. Gösteriş değil. Reklam değil. Ramazan, bir PR dönemi değildir; bir muhasebe dönemidir. İnsanın kendisiyle, toplumu ile ve vicdanıyla yüzleştiği bir zamandır. Ama ne yazık ki her yıl biraz daha organizasyon Ramazanına dönüşüyor.

Bu noktada Ahmet Akın üzerinden yapılan eleştiriler aslında kişisel değil, sistemsel. Çünkü bu sadece Balıkesir’e özgü bir tablo da değil. Türkiye’nin birçok yerinde benzer manzaralar yaşanır. Belediyeler, kamu kurumları, özel şirketler… Herkes Ramazan’da sofralar kurar. Tabi bu sofraların ne kadarı gerçekten ihtiyaç sahibine ulaşır, ne kadarı bir vitrin olur, işte asıl soru budur.

Şunu da açıkça söylemek gerek: Bu tür organizasyonlar tamamen gereksiz değil. İnsanların bir araya gelmesi, paylaşması, dayanışması elbette kıymetli. Mesele, bu işin ölçüsüdür. Bir şehirde onlarca noktada iftar veriliyorsa, bu durum bir noktadan sonra amacını aşar. Hele ki bu iftarlar, şehir trafiğini bile etkiliyorsa, ortaya çıkan tablo daha da tartışmalı hale gelir. Bir saatlik iftar programı için yirmi dört saat süreyle şehrin ana caddelerini, sokaklarını, ana arterlerini trafiğe kapatmak neyin nesi?


***

Bir diğer dikkat çekici nokta ise kavramların kullanımı. Özellikle Kuva-yı Milliye gibi tarihsel ve derin anlamı olan bir kavramın her konuşmada, her etkinlikte, her organizasyonla birlikte anılması, bu kavramın ruhunu zedeleyebilir. Değerli olan şey, sürekli tekrarlandığında değerini kaybeder. Kıymetli olan, yerinde ve anlamına uygun şekilde kullanıldığında kıymetlidir.

Bu noktada bir uyarı yapmak gerekir: Kavramları tüketmeyin. Değerleri sıradanlaştırmayın. Çünkü bir kavramı reklam malzemesi haline getirdiğinizde, onun tarihsel ağırlığını da hafifletmiş olursunuz.


***

Şeffaf ve hesap veren belediyecilik anlayışı gereği şu sorulara yanıt beklemez mi kamuoyu: Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, Ramazan bütçesini nasıl kullandı? Ne kadar kaynak iftar organizasyonlarına, ne kadar kaynak doğrudan sosyal yardımlara ayrıldı? Bu iki kalem arasında nasıl bir denge kuruldu?

Eğer bu sorulara şeffaf ve net cevaplar verilemiyorsa, ortada ciddi bir problem var demektir. Çünkü kamu kaynakları, herkesin gözü önünde, hesap verilebilir şekilde kullanılmak zorunda.

Son olarak, Ramazan ayı bitmiş olabilir. Bayram da geçmiş olabilir. Ama asıl muhasebe şimdi başlıyor. Gerçek şeffaflık, işte bu noktada ortaya çıkar. Yapılanın ne olduğu kadar, nasıl yapıldığı da önemli. Ve belki de en önemlisi: Kimin için yapıldığı.

Ramazan, sofraların büyüklüğüyle değil, gönüllerin genişliğiyle ölçülür. Ve bazen en büyük iyilik, kimsenin görmediği bir anda, sessizce yapılan küçük bir destektir.


Bu vesileyle geçmiş Ramazan Bayramınızı kutlar, sağlık, esenlik, huzur ve bereket dolu nice bayramlar görmenizi dilerim.

Selam ederim.