Son yıllarda yapay zekâ, neredeyse dokunduğu her alanı “devrim” etiketiyle anılır hâle getirdi.
Bir cümle yazıyor, bir görsel üretiyor, bir soruya cevap veriyor ve hemen ardından şu yargı geliyor: İnsanlık çağ atladı. Oysa durup sakin bir nefes aldığımızda şu soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten yeni olan ne?
Bugün “yapay zekâ” diye sunulan sistemlerin büyük kısmı, aslında yıllardır hayatımızda olan arama motorlarının, öneri algoritmalarının ve otomatik karar mekanizmalarının daha süslü bir versiyonundan ibaret. Dün Google’a bir soru yazıyorduk, bugün sohbet ekranına yazıyoruz. Dün karşımıza bağlantılar çıkıyordu, bugün cümleler. Değişen esasen biçim, işleyiş değil.
Google Search bize bilgiyi bulup getiriyordu; yapay zekâ ise aynı bilgileri harmanlayıp tek parça hâlinde sunuyor. Aradaki fark, zeka sıçramasından çok arayüz estetiği farkı. Arama çubuğunun yerini sohbet balonu aldı diye makine bir anda “düşünen varlık” hâline gelmiyor.
Üstelik bu sistemlerin çalışma mantığı da son derece tanıdık. Yapay zekâ; niyet eden, merak eden, karar veren bir yapı değil. Kendisine verilen verilerle eğitilen, olasılık hesapları yapan ve en uygun cevabı seçen bir mekanizma. Yani bir çamaşır makinesinin “en uygun programı” seçmesiyle, bir yapay zekânın “en uygun kelimeyi” seçmesi arasında prensip olarak fark yok. İkisi de kendi başına düşünmez, sadece doğru kombinasyonu uygular.
Ancak asıl abartı burada başlıyor. İnsanlar, yapay zekânın ürettiği her metni “akıllı”, her cevabı “bilinçli” sanıyor. Oysa ortada bilinç yok, sezgi yok, niyet yok. Sadece çok hızlı çalışan bir matematik var. Hesaplama gücünü zekâ sanmak ise yeni bir yanılgı değil; geçmişte de hesap makinesini “dâhi” zannettiğimiz anlar oldu.
Bu abartının bir nedeni de pazarlama dili. “Algoritma” demek kimseyi heyecanlandırmıyor ama “yapay zekâ” dediğiniz anda yatırım geliyor, manşet atılıyor, beklenti büyüyor. Teknoloji şirketleri de bu beklentiyi ustalıkla besliyor. Çünkü korku ve hayranlık, her zaman en iyi satılan duygular olmuştur.
Yapay zekâ tartışmasının en karanlık tarafı ise şirketlerin bu teknolojiyi bir “verimlilik aracı” değil, açıkça bir tasfiye planı olarak kullanması. Yıllarca aynı şirketlerde çalışan, sistemleri kuran, süreçleri öğreten insanlar; bugün bizzat kendi öğrettikleri verilerle eğitilen makineler bahane edilerek kapının önüne konuyor. Şirketler önce “işini kolaylaştıracak” diyerek çalışanı makineyle tanıştırıyor, ardından o makineyi çalışanın yerine geçirip insanı gereksiz ilan ediyor. Bu noktada ortada masum bir teknolojik dönüşümden çok, planlı bir çıkar ilişkisi var. İnsan emeğiyle büyüyen şirketlerin, kâr uğruna aynı insanı bir anda yük olarak görmesi; yapay zekâyı değil, vicdanı devre dışı bırakma meselesi. Makine üretmekten çok, insanı silme refleksiyle karşı karşıyayız.
Elbette yapay zekâ faydasız demek haksızlık olur. Hız kazandırıyor, işleri kolaylaştırıyor, bazı alanlarda ciddi verim sağlıyor. Ama onu insan zekâsıyla yarıştırmak, hatta yerine koymak; teknolojiyi anlamaktan çok ona mistik bir anlam yüklemek oluyor.
Belki de asıl sorun yapay zekânın ne olduğu değil, bizim ona ne olmak istediğini atfetmemiz. Makine hâlâ makine. Ne daha fazlası, ne de daha azı. Abartıyı bir kenara bıraktığımızda geriye kalan şey ise oldukça tanıdık: Daha hızlı, daha düzgün, daha otomatik bir araç.
Demem o ki yapay zekâ bir devrim değil, uzun süredir yürüdüğümüz yolun hızlanmış hâli. Ve çoğu zaman olduğu gibi, en büyük yanılgımız teknolojiyi olduğundan büyük, kendimizi ise olduğumuzdan küçük görmek.