Bir yazılımcıya “Hangi teknolojiyi kullanıyorsun?” diye sorunca artık tek bir cevap gelmiyor. Liste başlıyor: bir framework, onun üstüne başka bir kütüphane, onun yanında bir araç, onunla uyumlu bir servis… Daha cümle bitmeden insan yoruluyor. Eskiden “hangi dili biliyorsun?” sorusu yeterliydi. Şimdi ise asıl soru şu: “Hangilerini aynı anda ayakta tutabiliyorsun?”

Teknoloji üretmek kolaylaştıkça, teknoloji seçmek zorlaştı. Her hafta yeni bir araç çıkıyor. “Daha hızlı”, “daha hafif”, “daha modern” diye tanıtılıyor. Ama kimse şunu sormuyor: Gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Yoksa sadece yeni olduğu için mi kullanıyoruz?

Birçok ekip, proje başlamadan önce asıl enerjisini problemi anlamaya değil, stacktartışmasına harcıyor. Frontend ne olacak, backend neyle yazılacak, hangi veritabanı, hangi bulut, hangi altyapı… Daha işin ne olduğu tam bilinmeden, nasıl yapılacağına karar veriliyor. Sonra aylar geçiyor, proje ilerliyor ama herkes bir şeylerden şikâyetçi: “Bu araç bizim işimize uymuyor”, “Bunu seçmek hataydı”, “Keşke baştan farklı yapsaydık.”

Sorun teknolojide değil, teknolojiye bakışta. Araç, çözüm değildir; sadece çözüme giden yoldur. Ama biz çoğu zaman yolu amaç sanıyoruz. Bir teknolojiyi seçerken “popüler mi?” diye bakıyoruz, “işimizi görüyor mu?” diye değil. CV’ye yazılması güzel dursun diye alınan araçlar, projeyi taşıyamayınca herkes yükü birbirine atıyor.

Bu kalabalık sadece teknik değil, zihinsel bir yük de yaratıyor. Her gün yeni bir şey öğrenmek zorunda kalmak bir süre sonra heyecan değil, yorgunluk üretiyor. İnsan bir yerde durup derinleşmek ister ama sektör sürekli “Hızlı ol, değiş, yetiş” diyor. Bir teknolojide ustalaşmadan, diğerine geçmek neredeyse normal sayılıyor. Sonuç: Her şeyden biraz bilen ama hiçbir şeye tam hâkim olmayan insanlar.

Bir de işin vitrin tarafı var. Sosyal medyada, bloglarda, sunumlarda herkes “en güncel” şeylerle konuşuyor. Kimse “Biz eski ama sağlam bir sistemle işimizi görüyoruz” demiyor. Çünkü eski olmak ayıp gibi görülüyor. Oysa birçok büyük sistem, yıllardır değişmeden çalışıyor. Çünkü ihtiyaç değişmemiş, çözüm hâlâ iş görüyor.

Teknoloji kalabalığı, aslında karar vermekten kaçmanın da bir yolu. Çok seçenek varsa, yanlış seçmenin sorumluluğu da dağılıyor. “Zaten herkes bunu kullanıyordu” demek, “Ben yanlış yaptım” demekten daha kolay.

Belki de biraz yavaşlamak gerekiyor. Her yeni çıkan şeye atlamadan önce durup şunu sormak:

Bu bizim sorunumuza gerçekten ne katıyor?

Bunu kullanmazsak ne kaybederiz, kullanırsak neye katlanırız?

Stack büyüdükçe iş büyümüyor, bazen sadece karmaşa büyüyor. Teknoloji çoğaldıkça, sade düşünmek daha değerli hale geliyor. Çünkü bazen en iyi çözüm, en yeni olan değil; en az kafa karıştıran oluyor.