Paris’ten Madrid’e, Lizbon’dan Tiran’a uzanan sokak hareketliliği, Avrupa’da gençlerin geleceğe ilişkin kaygılarını yeniden gündeme taşıdı. Eğitimdeki sorunlar, yüksek kiralar, işsizlik, geçim sıkıntısı ve siyasi hesap verebilirlik talepleri farklı ülkelerde farklı biçimlerde ortaya çıkarken ortak soru büyüyor: Gençler, okuyup çalışarak insanca bir hayat kurabileceklerine neden giderek daha az inanıyor?


Paris’ten Tiran’a uzanan sokak hareketliliği, Avrupa’nın önündeki büyük soruyu yeniden gündeme taşıyor: Gençler neden geleceklerinden kaygılı? Eğitim, barınma ve geçim sıkıntısıyla başlayan tepkiler, nasıl oluyor da hükümetlerin politikalarına yönelik daha geniş bir itiraza dönüşüyor?


Avrupa’da sokaklar yeniden hareketli. Paris’te öğrencilerin tepkisi, İtalya’da ekonomik ve sosyal talepler, İspanya ile Portekiz’de barınma sorunu, Arnavutluk’ta siyasi hesap verebilirlik tartışmaları…

Ülkeler farklı, sorunlar farklı, talepler farklı. Ancak bütün bu gelişmelerin ortasında ortak bir soru var: Gençler, içinde yaşadıkları düzenden neden bu kadar rahatsız?

Asıl bakılması gereken, gençleri sokağa çıkaran koşullar ve hükümetlerin bu koşullara nasıl yanıt verdiği. Sokakta gördüğümüz öfke, birikmiş sorunların görünür hale gelmesinden başka bir şey değil.

***

Geçmiş kuşakların da ekonomik sıkıntıları, işsizlik sorunları ve gelecek kaygıları vardı. Bugünün gençlerini farklı kılan, bu hedeflere ulaşmak için harcadıkları çabanın karşılığını alıp alamayacaklarından giderek daha fazla kuşku duymaları.

Üniversiteyi bitirmek, iş bulmanın garantisi değil. İş bulmak, insanca yaşamaya yetecek bir gelir elde etmek anlamına gelmiyor. Düzenli bir maaş almak da yüksek kiralar karşısında bağımsız bir hayat kurmaya yetmeyebiliyor.

Gençlerin talebi yalnızca daha yüksek ücret, daha ucuz kira ya da daha iyi okul binaları değil. Bütün bunların arkasında, emek verdiklerinde karşılığını alabilecekleri bir yaşam kurma beklentisi bulunuyor.

Bu beklenti zayıfladığında ekonomik hoşnutsuzluk, siyasi ve toplumsal bir tepkiye dönüşebiliyor.

***

Fransa’da öğrencilerin eğitim koşullarına yönelik tepkileri, öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi konuları yeniden gündeme taşıdı. Eylemlerin farklı toplumsal kesimlerle buluşmasıyla tartışmanın kapsamı da genişledi.

Eğitimdeki yetersizliklerle ekonomik güvencesizlik birbirine bağlanıyor. Gençlerin itirazı, hükümetlerin bütçe önceliklerine, sosyal politikalara ve toplumdaki fırsat eşitsizliklerine kadar uzanabiliyor.

Fransa’daki gelişmelerin 2018’de başlayan Sarı Yelekliler hareketini hatırlatması da bu nedenle şaşırtıcı değil. Sarı Yelekliler, akaryakıt vergilerine yönelik tepkiyle ortaya çıkmış, ardından satın alma gücü, vergiler, bölgesel eşitsizlikler ve siyasi temsil gibi başlıklara yayılan geniş bir toplumsal harekete dönüşmüştü.

Bugün yaşananlarla o dönemin koşulları aynı değil. Ancak bir konuda benzerlik bulunuyor; başlangıçta belirli bir talep etrafında şekillenen tepki, başka sorunlarla birleştiğinde çok daha geniş bir itiraza dönüşebiliyor.

Hükümetler, bu tepkilerin yalnızca görünen kısmıyla mı ilgilenecek, yoksa onları doğuran nedenlere de eğilecek mi?

***

Avrupa’nın ekonomik sorunlarını değerlendirirken yalnızca enflasyon oranlarına ya da büyüme rakamlarına bakmak, vatandaşların günlük yaşamda karşılaştığı güçlükleri anlamaya yetmiyor.

Bir ülkede enflasyonun yavaşlaması, fiyatların ucuzladığı anlamına gelmiyor. Fiyatlar yüksek seviyelerde kalırken ücretler aynı ölçüde artmıyorsa vatandaşın alım gücü üzerindeki baskı devam ediyor.

Özellikle konut, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları, düşük ve orta gelirli kesimlerin bütçesinde belirleyici hale geliyor.

İspanya ve Portekiz’deki barınma tartışmaları bunun çarpıcı örneklerinden. Gençler, çalıştıkları kentlerde kira ödemekte zorlanıyor; ailelerinden bağımsız bir yaşam kurmakta güçlük çekiyor. Eğitim veya iş nedeniyle başka bir şehre taşınmak isteyenler de yüksek konut maliyetleriyle karşılaşıyor.

Düzenli geliri bulunan bir kişinin bile yaşadığı kentte barınma giderlerini karşılayamaması, ekonomik düzenin işleyişine ilişkin daha geniş bir tartışmayı beraberinde getiriyor. İnsanın çalışması, geçimini sağlaması ve geleceği için bir miktar birikim yapması beklenir. Peki, kazandığı para temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa ne olacak?

***

Arnavutluk’ta yaşananlar, Avrupa’daki sokak hareketlerinin tek bir nedene indirgenemeyeceğini gösteriyor. Tiran’daki protestolarda yolsuzluk iddiaları, hükümetin hesap verebilirliği, siyasi değişim talepleri ve eğitim koşulları öne çıkıyor. Göstericilerin bir bölümü Başbakan Edi Rama’nın istifasını talep ederken hükümet bu çağrıları reddediyor. Polis müdahaleleri ve göstericilerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar da gerilimi artırıyor.

Arnavutluk’un siyasi yapısı ve Avrupa Birliği üyelik süreci, buradaki gelişmelere kendine özgü bir boyut kazandırıyor.

Bununla birlikte Tiran’da ortaya çıkan tablo, başka ülkelerde de karşılaşılabilecek bir durumu gösteriyor: Ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin hoşnutsuzluk, siyasi güven tartışmalarıyla birleştiğinde protestoların hedefi genişleyebiliyor.

Bu aşamada sokak hareketlerinin seyri, hükümetlerin taleplere vereceği yanıt kadar siyasi kurumların bu talepleri ne ölçüde karşılayabildiğiyle de bağlantılı hale geliyor.

***

Avrupa’daki protestoların en tartışmalı başlıklarından biri de güvenlik güçlerinin müdahalesi. Barışçıl gösteri hakkı ile yağma, saldırı ve kamu binalarına zarar verme gibi eylemler aynı şey değil. Şiddet olaylarının önlenmesi ve kamu güvenliğinin korunması devletin sorumlulukları arasında.

Ancak kamu düzenini sağlamakla toplumsal talepleri ortadan kaldırmak da aynı şey değil. Polisin müdahalesi, şiddet olaylarını durdurabilir. Suç işleyen kişiler hakkında hukuki süreçler yürütülebilir. Fakat yüksek kiralar, düşük ücretler, eğitimdeki yetersizlikler ve işsizlik, güvenlik tedbirleriyle kendiliğinden ortadan kalkmaz.

Üstelik barışçıl göstericilerin de şiddet içeren eylemlerle özdeşleştirilmesi veya orantısız müdahale iddialarının ortaya çıkması, toplumsal gerilimi artırabilir.

Yalnızca güvenlik politikalarına dayanan bir yaklaşımın, ekonomik ve sosyal sorunları çözmesi beklenemez. Öte yandan göstericilerin de şiddetin toplumsal desteği zayıflatabileceğini ve başlangıçtaki taleplerini gölgede bırakabileceğini hesaba katması gerekiyor.

***

Paris, Madrid, Lizbon, Milano ve Tiran’da yaşanan gelişmeleri tek bir merkezden yönetilen ortak bir ayaklanma olarak değerlendirmek için yeterli dayanak yok.

Her ülkenin ekonomik koşulları, siyasi kurumları ve protesto gelenekleri farklı. Bir yerde eğitim sistemi öne çıkarken başka bir yerde konut krizi, ücretler veya yolsuzluk iddiaları belirleyici oluyor.

Ancak sosyal medya ve dijital iletişim, farklı ülkelerdeki gençlerin birbirlerinin taleplerinden haberdar olmasını kolaylaştırıyor. Bir ülkede gündeme gelen protesto yöntemi, başka bir ülkedeki gençlere örnek olabiliyor. Benzer sorunlar yaşayan topluluklar, kendi taleplerini daha geniş bir çerçevede ifade etmeye başlayabiliyor.

Bu durum, protestoların mutlaka bütün Avrupa’ya yayılacağı anlamına gelmiyor. Yine de farklı ülkelerdeki benzer ekonomik ve sosyal baskıların, birbirine benzeyen tepkiler doğurması mümkün.

Bunun nereye kadar uzanacağını belirleyecek olan, yalnızca gençlerin öfkesi değil. Sendikaların, öğrenci örgütlerinin ve diğer toplumsal grupların hareketlere katılımı; hükümetlerin yaklaşımı; ekonomik koşullar ve somut çözüm adımları da önemli.

***

Avrupa’daki gelişmelerden çıkarılabilecek en önemli sonuç şu: Bir ülkede öğrencilerin sokağa çıkması, tek başına o ülkenin siyasi sisteminin çöktüğünü göstermez. Bir ülkede polisle göstericilerin çatışması da bütün toplumun şiddeti desteklediği anlamına gelmez.

Fakat farklı ülkelerde, farklı gerekçelerle ortaya çıkan protestoların ortak sorunlar etrafında buluşması da görmezden gelinemez.

Gençler eğitim istiyor. Güvenceli iş istiyor. Barınmak istiyor. Çalıştıklarında insanca yaşayabilecekleri bir gelir elde etmek istiyor. Kararların kendilerini de ilgilendirdiği bir dünyada söz sahibi olmak istiyor.

Bunların ne kadarı karşılanabiliyor?

İşte hükümetlerin yanıtlaması gereken soru bu.

Avrupa’nın gençleri yalnızca bugünkü koşulları eleştirmiyor; yarının nasıl olacağına ilişkin de kaygı taşıyor. Eğitimini tamamladıktan sonra iş bulup bulamayacağını, kazandığı parayla geçinip geçinemeyeceğini, yaşadığı kentte bir hayat kurup kuramayacağını sorguluyor.

Bu kaygılar kalıcı hale geldiğinde, toplumsal hoşnutsuzluğun da geçici bir olay olarak kalacağı söylenemez.

Gençlere gelecek vaat eden bir düzen kurmak mı daha zor, yoksa geleceklerine ilişkin umutlarını kaybeden gençlerin öfkesini yönetmek mi?