Faydalı, Sağlıklı Diye İçilen Bitki Çaylarının Diğer Yüzü! Bizim memlekette “bitki çayı” deyince otomatik olarak zararsız damgası vuruluyor. Poşete girdi mi, adı doğalsa, üstüne bir de “anneannem de içerdi” eklendiyse tamamdır: Günde beş bardak iç, kimse bir şey demez. Ama gerçek hayat öyle çalışmıyor maalesef.


Ben de bir dönem “Ne olacak canım, çay bu” diyerek yeşil çayı litreyle içenlerdenim. Uykusuzluk başladı, kalp pır pır, sinir desen tavan… Sonra bir durup düşündüm: Gerçekten bu kadar masum mu bu işler? Değilmiş.


Bakıyoruz, yeşil çay… Antioksidan diye övüyoruz ama fazlası mideyi yakıyor, demiri engelliyor, kalbi hoplatıyor. Kekik çayı desen, “tansiyona iyi” diye bilinir ama ilacın üstüne içersen tansiyonu yerle bir edebiliyor. Ekinezya? Bağışıklık dostu deniyor ama bağışıklık hastalığın varsa tam tersine bela.


En çarpıcısı sinameki. Kabızlık için “oh mis” diye içiliyor ama bağırsakları tembelleştirip bir süre sonra seni onsuz çalışamaz hale getiriyor. Yani kısa vadede rahatlama, uzun vadede bağımlılık. Resmen bağırsak emekliliği.


Adaçayı mesela… Kışın herkesin elinde kupa. Ama hamileysen uzak durman lazım, emziriyorsan sütü kesiyor, fazla içersen tansiyonu yükseltiyor. Zerdeçal, biberiye, ısırgan… Hepsinin ayrı ayrı huyu var. Bitki olması, kimyasız olduğu anlamına gelmiyor. Doğa bazen laboratuvardan daha serttir.


Sarı kantaron konusu ise ayrı bir film. “Ruh halini düzeltiyor” diye içiliyor ama doğum kontrol hapından antidepresana kadar birçok ilaçla çakışıyor. Hatta bazı hastalıkları tetikleyebiliyor. Yani iyi niyetle içilen bir fincan çay, başka bir kapıyı aralayabiliyor.


Benim vardığım sonuç şu: Bitki çayı, keyif içeceğidir; tedavi değil. Kahve gibi, siyah çay gibi, kararında güzeldir. Ama “ne kadar çok, o kadar iyi” mantığı burada işlemiyor. Vücudun alarm sistemi var, çarpıntı yapıyorsa, mide yanıyorsa, uykun kaçıyorsa… Bir dur demek lazım.


En sevdiğim cümleyle bitireyim: Her şey zehirdir, dozu belirleyicidir. Bitki çayları da buna dahil. Kupayı sev, ama ölçüyü daha çok sev.