Bazı zaferler vardır, yalnızca bir savaşın sonucu değildir. Bir milletin karakterini anlatır. Çanakkale işte tam olarak böyledir. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, 18 Mart denildiğinde insanın içinde aynı duygu kabarır: Gurur, hüzün, minnet… Çünkü Çanakkale sadece topun, tüfeğin, geminin savaşı değildi. Çanakkale, “Buradan geçilmez” iradesinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bugün dönüp baktığımızda şunu çok net görüyoruz: Dünyanın en güçlü donanmaları Çanakkale Boğazı’na dayanmıştı. Hesapları basitti. Boğazı geçecekler, İstanbul’u baskı altına alacaklar, Osmanlı’yı diz çöktüreceklerdi. Kâğıt üstünde güçlüydüler. Gemileri büyüktü, topları uzundu, mühimmatları fazlaydı. Ama unuttukları bir şey vardı: Bu topraklar sadece silahla savunulmuyordu. Bu memleket, inançla, fedakârlıkla, sabırla ve akılla savunuluyordu.
18 Mart 1915’te kazanılan deniz zaferi, tesadüf değildi. Arkasında çok büyük bir hazırlık, dikkatli bir savunma planı ve sahada canını ortaya koyan insanların emeği vardı. Boğazın coğrafyası çok iyi kullanıldı. Mayın hatları öyle sıradan bir ayrıntı değildi; savaşın kaderini değiştiren unsurlardan biriydi. Nusret Mayın Gemisi’nin döktüğü mayınlar, düşmanın tüm hesaplarını altüst etti. Çünkü karşı taraf, sadece karşıdan gelen top ateşine odaklanmıştı. Oysa Türk savunması, düşmanın hareket yönünü, manevra alanlarını ve zayıf anlarını hesap etmişti. İşte savaş bazen en büyük topu olanın değil, en doğru anda en doğru hamleyi yapanın zaferidir.
Çanakkale’de deniz zaferini getiren en önemli unsurlardan biri, işte bu akılcı savunma anlayışıydı. Kıyı bataryalarıyla mayınların birlikte kullanılması, boğazın dar yapısının avantaja çevrilmesi, düşman filosunun manevra kabiliyetinin kısıtlanması… Bunların hepsi harp taktiğinin ne kadar ustalıkla uygulandığını gösteriyor. Yani mesele sadece “kahramanca savaştık” cümlesiyle açıklanacak kadar basit değil. Evet, kahramanca savaşıldı. Ama aynı zamanda büyük bir askeri zekâ da ortaya kondu.
Zaten Çanakkale’yi büyük yapan şeylerden biri de bu değil mi? Hem yürek vardı, hem akıl vardı. Hem iman vardı, hem plan vardı.
Denizden geçemeyenler, bu kez karadan yüklenmeye kalktı. “Boğazı gemilerle aşamadık, asker çıkarır, karadan ilerleriz” diye düşündüler. Fakat orada da karşılarına aynı ruh çıktı. Bu kez siperlerde başka bir destan yazıldı. Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda, Anafartalar’da, toprağın üstünde değil adeta tarihin içinde savaşıldı.
Ve burada Mustafa Kemal’in adı daha gür duyulmaya başladı.
Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki başarısı sadece cesaretle açıklanamaz. Elbette cesareti çok büyüktü. Ama onu farklı kılan şey, savaş alanını okuma gücüydü. Düşmanın nereye çıkacağını, nereden yüklenebileceğini, hangi hattın korunması gerektiğini çok doğru gördü. En kritik anda inisiyatif aldı. Emir bekleyip zaman kaybetmedi. Çünkü savaşta bazı anlar vardır; birkaç saat değil, birkaç dakika bile her şeyi değiştirir.
Onun “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü bugün hâlâ içimizi titretiyor. Çünkü o cümle, kuru bir askeri emir değil; bir milletin var olma kararlılığının özeti gibiydi. Orada anlatılan şey şuydu: Eğer bu hat düşerse, sadece bir mevzi kaybedilmeyecek, memleketin geleceği tehlikeye girecekti. İşte bu yüzden Çanakkale’de asker, sadece cepheyi değil, vatanın yarınını savundu.
Mustafa Kemal’in en büyük taktik başarısı, savunmayı pasif bir bekleyiş olmaktan çıkarıp doğru yerde, doğru anda karşı hamleye dönüştürmesiydi. Özellikle Conkbayırı ve Anafartalar hattında gösterdiği liderlik, düşmanın ilerleme planını bozdu. Yani Çanakkale’de sadece direnilmedi; gerektiğinde oyunun akışı da değiştirildi. Bu yönüyle bakınca Çanakkale, aynı zamanda geleceğin büyük komutanının sahneye çıktığı yerdir.
Ama şunu da unutmamak lazım: Çanakkale bir tek kişinin değil, bir milletin zaferidir. İsimsiz kahramanların zaferidir. Daha bıyığı terlememiş delikanlıların, evladını cepheye uğurlayan anaların, geride dua eden insanların zaferidir. Kimi öğretmendi, kimi çiftçi, kimi medrese talebesi, kimi lise öğrencisi… Hepsi aynı toprağın evladıydı ve aynı cümlede birleşti: “Vatan sağ olsun.”
Bugün Çanakkale’yi anarken sadece geçmişe dönüp duygulanmak yetmez. Bu zaferin bize ne söylediğini de iyi anlamak gerekir. Çanakkale, imkânsız gibi görünen şartlarda bile bir milletin ayağa kalkabileceğini gösterdi. Birlik olduğunda, doğru yönetildiğinde, inancını kaybetmediğinde neleri başarabileceğini gösterdi. Yani Çanakkale, sadece geçmişin hatırası değil; bugünün ve yarının da dersidir.
“Çanakkale denizden geçilemedi, karadan da geçilemedi” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Çünkü orada geçilemeyen sadece bir boğaz, bir cephe, bir savunma hattı değildi. Orada geçilemeyen şey, bu milletin bağımsızlık iradesiydi.
18 Mart’ın yıldönümünde Çanakkale’ye baktığımızda aslında kendimize bakıyoruz. Direncimize, karakterimize, hafızamıza bakıyoruz. O yüzden Çanakkale’yi anmak, sadece eski bir zaferi hatırlamak değildir. Şehitlere borcumuzu hatırlamaktır. Bu toprağın ne bedellerle vatan olduğunu yeniden fark etmektir.
Bugün bize düşen şey çok açık: O büyük fedakârlığı sadece törenlerde değil, hafızamızda da yaşatmak. Çanakkale’yi sadece bir tarih dersi olarak değil, bir milletin ayağa kalkış hikâyesi olarak görmek.
Çünkü bazı zaferler kazanıldığı gün bitmez.
Çanakkale onlardan biridir.