Türkiye’de banka kredi faizlerinin yüksekliğinden herkes rahatsız. Sanayici de, çiftçi de, esnaf da, tüketici de, çocuklarının okul giderlerini banka kredisi ile karşılamak durumundaki veliler de…

Yüksek faiz, birikmiş parası olup çalışmayan, çalışamayan, bankadaki parasının faizini “ reel gelir” olarak görenler için ise yüzeysel bir mutluluk kaynağı! Birikimlerini enflâsyona karşı koruyabildikleri için.  

Yüksek faiz meselesinin temelinde; toplumdaki “gelir dağılımındaki eşitsizlik” var.

Yüksek faiz üreticiyi de, tüketiciyi de mutlu etmiyor. Sanayici, esnaf, çiftçi işini sürdürebilmek ve geliştirebilmek, çalışan sınıf dayanıklı ya da dayanıksız tüketim malı ihtiyacı olan parayı bulmakta zorlanıyor, borçlanmak zorunda kalınca da bedelini ödeyerek borç aramak zorunda kalıyor. Zamanında ödenemeyen kredi taksitleri “borcu borçla ödemek” gibi bir sarmal yaratıyor.

Özetle, herkes banka kapılarında sıraya giriyor. Plansız ekonominin kaçınılmaz sonucu budur. 

Bireylerin gelirleri, harcama güçleri yetersiz olunca,  sanayici kurulu kapasiteyi kullanamıyor, yatırım kararlarını erteliyor. Kapasite kullanımı yetersiz kalınca “yap- sat” yerine “al-sat” alternatifini deniyor.  Üretmek yerine al-sat-tüket seçeneği öne çıkınca dış ticaretin yapısı değişiyor, yabancı para ihtiyacı büyüyor.

Türk Ekonomisi,  serbest piyasa ekonomisi modeli ile yönetiliyor. Böyle olunca da her şeyin fiyatı arz talep kurallarına göre oluşuyor. Doğal olarak paranın fiyatı olan faiz de…

Ekonomi biliminin temel kuralı; “ekonomideki toplam yatırımın, toplam tasarruf hacminin fonksiyonu” olduğudur.

Yüksek gelir grubundaki azınlığın tasarrufları, düşük gelir grubundaki çoğunluğun tasarruf açığını kapatmakta yetersiz kalıyor. Bu tablo bankaların kredi verebilmek için ihtiyaç duydukları fonları yurt içinden bulmalarını zorlaştırıyor, yurt dışından kaynak aramaya başlıyorlar. Ekonomideki dış borç yükü büyüyor. Kısacası; para arzı, para talebini karşılamakta yetersiz kalıyor, bu da faizlerin yüksek kalmasına yol açıyor. Tıpkı sebze, meyve, et, balık fiyatlarının mevsime ve talep seviyesine göre inip çıkması gibi…

Sistem böyle olunca; bankalar da yurt içinden fon bulabilmek için mevduat faizlerini yükseltmek zorunda kalıyorlar. Tasarruf sahiplerine ödedikleri faizi verdikleri kredi faizlerine yansıtıyorlar.

Bu kısır döngüden kurtulabilmenin mevcut koşullarda tek yolu;  serbest piyasa ekonomisi sevdasından vazgeçmektir. Yoksul toplumda tüketim çılgınlığı olduğu sürece faiz dahil her şeyin fiyatı yüksek olacaktır. Paranın fiyatı sorgulandığında ekonomideki tüm mal ve hizmet fiyatlarının da sorgulanması gerekir. Bu çıkmazın kazananı sadece bankalardır.

Hayat pahalılığı ile fiyatların yüksekliği farklı kavramlardır. Hayat pahalılığı yoksulluğu, yüksek fiyat gelir dağılımındaki eşitsizliğin göstergesidir.

Hiç düşündünüz mü? Gelir dağılımdaki eşitsizliğin göreceli olarak küçük olduğu ekonomilerde faiz bizdeki kadar konuşuluyor mu?

Merkezi planlama ile yönetilen ekonomilerde de faiz gündem konusu olmaz.

1.400 Lira net aylık asgari ücretin yürürlükteki vergi tarifesi nedeniyle yıl sonuna doğru azaldığı bir ekonomide yaşıyoruz. Bu durumu düzeltmeye yönelik vergi tarifesi önerisi daha geçen hafta TBMM’nde reddedildi!