Ortadoğu, 2026 yılının Şubat ayında tarihinin en karanlık ve belirsiz dönemlerinden birini yaşıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı "önleyici" hava harekatı, bölgeyi topyekün bir savaşın eşiğine getirirken; Tahran’ın misillemeleri ve ülke içindeki rejim karşıtı protestolar tabloyu daha da karmaşıklaştırıyor.
ORTADOĞU'DA FAY HATLARI KIRILDI: ABD VE İSRAİL’DEN İRAN’A "PURİM" OPERASYONU
28 Şubat 2026 sabahı İsrail ve ABD uçaklarının İran’ın nükleer tesislerini ve askeri karargahlarını hedef almasıyla başlayan süreç, bölgedeki tüm dengeleri altüst etti. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın "önleyici saldırı" olarak tanımladığı bu harekat; Kum, İsfahan, Kerec ve başkent Tahran’daki stratejik noktaları vurdu. Operasyonun zamanlaması, Yahudi inancındaki Purim Bayramı öncesine denk getirilerek sembolik bir mesajla birleştirildi. ABD Başkanı Donald Trump ise operasyonun asıl hedefinin sadece nükleer kapasiteyi yok etmek değil, 1979’dan bu yana süren teokratik rejime son vermek olduğunu ilan ederek İran halkına "Ülkenizi geri alın" çağrısında bulundu. Şu ana kadar gelen raporlar, saldırılarda nükleer altyapının ağır hasar aldığını ve İran Devrim Muhafızları ile Genelkurmay Başkanlığı kademesinden üst düzey isimlerin hayatını kaybettiğini gösteriyor.
HAMANEY VE ÜST DÜZEY YÖNETİMİN DURUMU: BİLGİ KİRLİLİĞİ VE İDDİALAR
Saldırıların ardından en çok merak edilen konu İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in akıbeti oldu. İsrail basınında Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar geniş yer bulsa da, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi yaptığı son açıklamada "Bildiğim kadarıyla Hamaney ve Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan hayatta ve görevlerinin başındalar" diyerek bu iddiaları yalanladı. Ancak İran içerisinde internetin kesilmesi ve Besic güçlerinin sokaklara inmesi, yönetim kademesinde bir panik havası olduğu izlenimini güçlendiriyor. Operasyonlarda bir veya iki üst düzey komutanın öldüğü Tahran tarafından kabul edilirken, bu kayıpların rejimin komuta zincirini ne derece etkileyeceği henüz belirsizliğini koruyor.
İRAN HALKI VE REJİM DEĞİŞİKLİĞİ TARTIŞMALARI: DEMOKRASİ Mİ KAOS MU?
İran halkı bugün sadece dış saldırılarla değil, 2025 yılının sonundan bu yana devam eden büyük bir iç hesaplaşmayla da karşı karşıya. Ekonomik çöküş, enflasyon ve baskıcı politikalara karşı başlayan protestolarda binlerce sivilin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Halkın büyük bir kısmının "Ne Gazze ne Lübnan, canım sadece İran'a feda" sloganlarıyla dış politikaya tepki gösterdiği ve demokratik bir sistem talep ettiği görülüyor. Ancak bu talep, dış müdahaleyle birleşince halk içerisinde "vatanseverlik" ile "özgürlük" arasında derin bir ikilem yaratıyor. Rejimin yanında duran muhafazakar kesim saldırıları "milli bir savunma" olarak nitelerken, muhalif kesim bu kaosu rejimin sonunu getirecek bir fırsat olarak görüyor.
PEHLEVİ’NİN DÖNÜŞ SİNYALLERİ: ŞAH’IN OĞLUNUN HESABI NE?
Sürgündeki veliaht prens Rıza Pehlevi’nin ABD’den yaptığı "grev ve ayaklanma" çağrıları, bu süreçte önemli bir siyasi enstrüman olarak öne çıkıyor. Pehlevi, İran halkını devlet binalarını ele geçirmeye ve rejim öncesine ait "Aslan ve Güneş" bayrağını asmaya çağırıyor. Ancak Pehlevi’nin ABD ve İsrail ile olan yakın ilişkisi, İran içerisindeki bazı muhalif gruplar tarafından "dış destekli bir kukla" olarak görülmesine neden oluyor. Pehlevi’nin amacı, rejim yıkıldıktan sonra bir geçiş hükümetine liderlik etmek olsa da, İran halkının büyük bir kısmının monarşiye mi yoksa laik bir cumhuriyete mi yöneleceği konusu hâlâ büyük bir tartışma konusu.
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK DURUŞU: TARAFLI TARAFSIZLIK VE DİPLOMASİ TRAFİĞİ
Türkiye, bu devasa çatışmanın tam merkezinde hem coğrafi hem de siyasi bir denge kurmaya çalışıyor. Ankara, saldırıları kınarken taraflara "itidal" çağrısında bulundu ve bölgenin daha fazla kan gölüne dönmemesi için acil diplomasi trafiği başlattı. Türkiye’nin şu anki pozisyonu, sınır güvenliğini korumak, olası bir mülteci akınını önlemek ve savaşın kendi topraklarına sıçramasını engellemek üzerine kurulu. Türkiye bir yandan NATO müttefiki ABD ile olan ilişkilerini, diğer yandan komşusu İran ile olan tarihi ve ekonomik bağlarını gözetiyor. Türk hükümeti, arabuluculuk rolünü sürdürmek istese de, silahların konuştuğu bu ortamda diplomasinin alanı her geçen saat daralıyor. Eğer savaş bölgesel bir hal alırsa, Türkiye'nin tarafsızlığını koruması oldukça zorlaşabilir; bu durum Ankara'yı "istikrar adası" kalabilmek için daha sert güvenlik politikaları izlemeye itebilir.
BUNDAN SONRA NELER OLACAK: BÖLGESEL SAVAŞIN AYAK SESLERİ
Önümüzdeki günler, İsrail’in saldırılarını ne kadar sürdüreceğine ve İran’ın misilleme kapasitesine bağlı olacak. İran, Körfez’deki ABD üslerini ve İsrail’in askeri merkezlerini vurmaya devam edeceğini duyurdu. Bu durum, BAE ve Katar gibi ülkelerin de savaşın içine çekilmesi riskini taşıyor. Eğer Tahran rejiminde bir kırılma yaşanırsa, Ortadoğu'da 40 yıllık statüko yıkılacak ve bu durum sadece İran'ı değil; Irak, Suriye ve Lübnan'daki tüm vekil güç dengelerini de değiştirecek. Bölge halkı için şu an tek gerçeklik var: Belirsizlik, korku ve yeniden şekillenen bir harita.
Ortadoğu’daki bu yüksek gerilimli tabloda, askeri tahkimatlar ve Türkiye’nin sınır hattındaki stratejik hamleleri, savaşın sadece İran sınırları içinde kalmayacağını, tüm bölgeyi bir "güvenlik sarmalına" sürüklediğini gösteriyor. İşte askeri sevkiyatların boyutu ve Türkiye’nin savunma doktrinindeki son durum:
BÖLGESEL ASKERİ YIĞINAK: KÖRFEZ VE DOĞU AKDENİZ ATEŞ ÇEMBERİNDE
ABD’nin bölgedeki 5. ve 6. Filoları, son 48 saat içinde operasyonel kapasitelerini en üst seviyeye çıkardı. Özellikle Basra Körfezi’ndeki uçak gemisi görev grupları, İran’ın olası bir "Hürmüz Boğazı’nı kapatma" hamlesine karşı stratejik geçiş noktalarını tutmuş durumda. İsrail ise sadece hava saldırılarıyla yetinmeyip, kuzey sınırında Lübnan Hizbullahı’na karşı devasa bir zırhlı birlik kaydırması başlattı. Askeri analistler, bu sevkiyatın amacının İran’ın kollarını (proxy güçlerini) kesmek ve Tahran’ın dışarıdan destek almasını engellemek olduğunu belirtiyor. İran tarafında ise Şahab ve Fettah füzelerinin fırlatma platformlarının mobil hale getirilerek ülke geneline yayıldığı, bu durumun saldırıların süreceğine dair bir işaret olduğu vurgulanıyor.
TÜRKİYE’NİN SINIR GÜVENLİĞİ: "ÇELİK KUBBE" VE SIFIR NOKTASI TEYAKKUZU
Türkiye, İran ile olan 560 kilometrelik sınır hattında "en yüksek alarm" seviyesine geçti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), özellikle Van ve Hakkari hattındaki sınır duvarlarını termal kameralar, İHA’lar ve ek komando taburlarıyla tahkim etti. Ankara’nın buradaki temel stratejisi iki yönlü: Birincisi, savaşın kaosuyla birlikte oluşabilecek devasa bir düzensiz göç dalgasını sınırın ötesinde durdurmak; ikincisi ise çatışmaların Türkiye topraklarına "füze sekmesi" veya "terör sızması" şeklinde yansımasını engellemek. Bölgedeki S-400 ve yerli üretim Hisar/Siper hava savunma sistemlerinin aktif hale getirildiği, sınır ötesindeki gözlem noktalarının ise tahliye edilmek yerine güçlendirildiği bildiriliyor.
LOJİSTİK VE ENERJİ HATLARI: TİCARET YOLLARI SAVAŞIN GÖLGESİNDE
Askeri sevkiyatlar sadece mühimmat değil, aynı zamanda bölgenin enerji damarlarını da tehdit ediyor. Türkiye, İran üzerinden gelen doğalgaz akışının kesilme ihtimaline karşı stoklarını maksimum seviyeye çıkarırken, Azerbaycan ve Irak üzerinden gelen hatların güvenliği için ek önlemler aldı. Özellikle Basra Körfezi’ndeki deniz trafiğinin durma noktasına gelmesi, Türkiye’nin bir "enerji koridoru" olarak stratejik önemini artırsa da, bölgesel istikrarsızlık Türk ihracat rotalarını ciddi şekilde baskılıyor. Türkiye, bu süreçte sadece askeri bir güç olarak değil, lojistik bir güvenli liman olarak kalma mücadelesi veriyor.
STRATEJİK ÖNGÖRÜ: "GRİ BÖLGE" SAVAŞINDAN TOPYEKÜN ÇATIŞMAYA
Bundan sonraki aşamada, İsrail’in İran içindeki kara operasyonlarından ziyade "nokta suikastlar" ve "altyapı imhası" stratejisini derinleştirmesi bekleniyor. Türkiye için en büyük risk, Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milislerin bu çatışmaya dahil olarak Türkiye’nin operasyon alanlarını hedef almasıdır. Ankara, bir yandan "tarafsızlık" ilkesini korumaya çalışırken, diğer yandan sınır hattındaki askeri varlığını bir "caydırıcılık duvarı" olarak kullanmaya devam edecektir. Diplomasi masası tamamen devrilmese de, artık sahadaki askeri gerçekliklerin siyasi kararların önüne geçtiği bir döneme girmiş bulunuyoruz.
Ortadoğu’daki bu ateş çemberi, Türkiye için sadece askeri bir tehdit değil, aynı zamanda ciddi bir insani ve ekonomik sınav anlamına geliyor. Savaşın İran içlerine yayılması ve rejimin sarsılması, Ankara’yı Cumhuriyet tarihinin en büyük "çift yönlü kriziyle" karşı karşıya bırakabilir.
GÖÇ DALGASI VE SINIR GÜVENLİĞİ: ANKARA'NIN "SIFIR TOLERANS" DOKTRİNİ
İran’da derinleşen çatışmalar ve sivil yerleşim birimlerinin bombalanması, milyonlarca İranlı için tek güvenli çıkış kapısı olan Türkiye sınırına yönelme riskini doğuruyor. Ancak Türk hükümeti, bu kez geçmişteki göç tecrübelerinden farklı olarak "kaynağında durdurma" stratejisini devreye soktu. Sınır hattına örülen modüler beton duvarlar, hendekler ve elektro-optik kuleler, TSK’nın zırhlı tugaylarıyla tahkim edilmiş durumda. Ankara’dan gelen mesajlar net: Yeni bir mülteci dalgasına tahammül yok. Olası bir insani krizde, göçmenlerin Türkiye sınırları içerisine alınması yerine, İran toprakları içinde kurulacak "güvenli ceplerde" tutulması ve insani yardımın sınırın ötesine ulaştırılması planlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin operasyonel derinliğini İran sınırının ötesine taşıyabileceği anlamına geliyor.
ENERJİ ARZ GÜVENLİĞİ: DOĞALGAZ VANALARI VE ALTERNATİF ROTALAR
Türkiye, doğalgaz ihtiyacının yaklaşık %10 ila %15’ini İran’dan karşılıyor. Savaş ortamında boru hatlarının fiziksel zarar görmesi veya Tahran’ın enerjiyi bir silah olarak kullanarak vanaları kapatması, Türkiye’de sanayi üretimini ve konut ısınmasını doğrudan tehdit ediyor. Bu riske karşı Enerji Bakanlığı, yer altı depolama tesislerini (Silivri ve Tuz Gölü) tam kapasiteye çıkarırken, Azerbaycan (TANAP) üzerinden gelen akışı artırmak için Bakü ile temaslarını sıkılaştırdı. Ayrıca, Doğu Akdeniz’deki yüzer LNG terminalleri (FSRU) teyakkuza geçirilerek, olası bir kesintide gemilerle gaz tedariki sağlanması hedefleniyor. Ancak enerji maliyetlerindeki küresel artış, Türk ekonomisi üzerindeki enflasyonist baskıyı tetikleyen en büyük "yumuşak karın" olmaya devam ediyor.
EKONOMİK SIÇRAMA VE TİCARET YOLLARI: "ORTA KORİDOR"UN KRİTİK ROLÜ
İran üzerinden Orta Asya’ya açılan ticaret yollarının kapanması, Türk ihracatçısı için büyük bir darbe niteliğinde. Gürbulak ve Esendere gibi gümrük kapılarındaki trafiğin durma noktasına gelmesi, lojistik sektörünü alternatif rotalara yönlendiriyor. Türkiye bu noktada, Hazar geçişli "Orta Koridor" projesine tüm ağırlığını vererek, ticaretini Gürcistan ve Azerbaycan üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Savaşın uzaması durumunda, Türkiye’nin bölgedeki tek "istikrarlı ticaret terminali" olma özelliği pekişebilir; ancak bu durum, yüksek sigorta maliyetleri ve navlun fiyatlarıyla dengelenmek zorunda kalacak.
DİPLOMATİK MANEVRA ALANI: "GERİLİMİ YÖNETEN GÜÇ" OLMA ÇABASI
Türk diplomasisi, bu süreçte Batı dünyasıyla (NATO ve ABD) olan müttefiklik bağlarını koparmadan, İran ile "iyi komşuluk" hukukunu korumaya çalışıyor. Ankara, İran’da yaşanacak radikal bir rejim değişikliğinin yaratacağı otorite boşluğunun, terör örgütü PKK/YPG’nin bölgede zemin kazanmasına yol açacağından endişe ediyor. Bu nedenle Türk hükümeti, "Iraklaşmış bir İran" senaryosunu en büyük ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Diplomasi koridorlarında "tarafsız ama seyirci değil" pozisyonuyla, çatışmaların durdurulması için bölgesel bir barış konferansı teklifi masada tutuluyor. Ancak Washington ve Tel Aviv’in "sonuç alma" odaklı sert tutumu, Ankara’nın bu dengeli politikasını her geçen gün daha fazla zorluyor.
SINIRDA "GÜVENLİ HAT" STRATEJİSİ: İRAN SINIRINDA SURİYE MODELİ Mİ?
Türkiye, Suriye iç savaşı sırasında edindiği acı tecrübeleri İran sınırında tekrarlamamak için "proaktif savunma" modelini masaya yatırdı. İran içerisinde otorite boşluğu oluşması ve Devrim Muhafızları'nın kontrolü kaybetmesi durumunda, terör örgütü PKK'nın İran kanadı olan PJAK’ın sınır hattına yerleşme riski Ankara için "kırmızı çizgi" niteliğinde. Bu kapsamda TSK'nın, sınırın 20-30 kilometre derinliğinde bir "askeri tampon bölge" oluşturma ihtimali askeri kulislerde yüksek sesle konuşuluyor. Ancak İran’ın dağlık coğrafyası, Suriye’nin düz ovalarına benzemediği için bu strateji devasa bir lojistik ve hava savunma desteği gerektiriyor. Türkiye, sınırın sıfır noktasında beklemek yerine, olası bir kaosu İran topraklarında karşılayarak hem göçü durdurmayı hem de terör sızmalarını engellemeyi hedefliyor.
EKONOMİK DİRENÇ TESTİ: PETROL ŞOKU VE TÜRK LİRASI ÜZERİNDEKİ BASKI
Küresel piyasalarda brent petrolün varil fiyatının, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim nedeniyle kritik seviyeleri aşması, Türkiye’nin enerji faturasını doğrudan kabartıyor. Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, Türkiye’nin cari açığına ve enflasyonuna doğrudan yük bindiriyor. Türk Lirası, jeopolitik risk priminin artmasıyla birlikte küresel piyasalarda baskı altında kalırken; Merkez Bankası’nın "rezerv yönetimi" ve "kur korumalı" benzeri yeni enstrümanlarla spekülatif atakları önlemeye çalıştığı görülüyor. Türkiye’nin bu süreçteki en büyük savunma mekanizması ise savunma sanayi ihracatı ve Körfez sermayesiyle olan swap anlaşmaları. Ancak savaşın uzaması, turizm gelirlerinde ve yabancı yatırım iştahında ciddi bir daralmaya yol açabilir.
"ENERJİ ADASI"NDAN "GÜVENLİK KALESİNE": ANKARA’NIN RİSK YÖNETİMİ
Hükümet, iç piyasada akaryakıt ve enerji fiyatlarını sübvanse ederek toplumsal refahı korumaya çalışsa da, bütçe üzerindeki yük giderek ağırlaşıyor. Bu noktada Türkiye, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki yerli gaz üretimini maksimize ederek dışa bağımlılığı azaltma stratejisini hızlandırdı. Ancak stratejik öngörüler, Türkiye’nin sadece kendi enerjisini değil, aynı zamanda bölgedeki enerji yollarının güvenliğini sağlayan bir "polis gücü" rolüne bürünmek zorunda kalacağını gösteriyor. Eğer savaş Basra Körfezi’ni tamamen kilitlerse, Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan boru hatları dünyanın en değerli varlığı haline gelebilir; bu da Türkiye’ye eşsiz bir diplomatik koz verirken, aynı zamanda onu hedef tahtasına oturtma riskini de beraberinde getiriyor.
TÜRKİYE'NİN "DENGE CAMBAZLIĞI" VE GELECEK SENARYOLARI
Önümüzdeki birkaç ay, Türkiye’nin tarafsızlığını koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Bir yanda NATO yükümlülükleri ve ABD ile ilişkileri onarma arzusu, diğer yanda komşusuyla kanlı bir savaşa girmeme ve terör koridoruna izin vermeme kararlılığı var. Ankara için en kötü senaryo, savaşın Türkiye’nin içine çekildiği bir bölgesel yangına dönüşmesidir. Türk diplomasisi şu an tüm gücüyle "kontrollü gerginlik" politikasını yürütüyor; yani savaşın varlığını kabul eden ama parçası olmayan bir duruş sergiliyor. Ancak sahadaki füzeler ve sınır hattındaki mülteci yığılması, bu hassas dengenin her an bozulabileceğine dair uyarı sinyalleri veriyor.
NÜKLEER EŞİK VE BÖLGESEL CAYDIRICILIK: ATOMUN GÖLGESİNDE SAVAŞ
İsrail ve ABD’nin nükleer tesisleri hedef alan operasyonları, İran’ın nükleer programını "yeraltına ve derinlere" itmiş durumda. Tahran’ın nükleer eşiği aştığına dair istihbarat raporları, bölgedeki nükleer yarışın fitilini ateşledi. Türkiye için bu durum, sınırlarının hemen ötesinde kontrolsüz bir kitle imha silahı kapasitesi anlamına geliyor. Ankara, NATO’nun nükleer şemsiyesinin (İncirlik ve Kürecik radar üssü üzerinden) aktif kalmasını hayati bir gereklilik olarak görürken; kendi hava savunma sistemlerini (Çelik Kubbe) balistik füze önleme kabiliyetiyle donatmak için vites yükseltti. İran’ın olası bir nükleer tırmanışı, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörleri de silahlanmaya iteceği için, Türkiye "nükleerden arındırılmış Ortadoğu" diplomasisini son koz olarak masada tutmaya çalışıyor.
TÜRK SİHA’LARININ YENİ GÖREVİ: SINIRDAKİ "GÖRÜNMEZ KALKAN"
Suriye, Karabağ ve Ukrayna’da savaşın doğasını değiştiren Türk SİHA’ları (özellikle Bayraktar TB3, Akıncı ve Kızılelma), İran sınırında bugün "aktif gözetleme ve önleme" misyonunun merkezinde yer alıyor. İran’ın zorlu coğrafyasında, engebeli arazilerden sızmaya çalışan grupları tespit etmek için Akıncı’nın yüksek irtifa ve uzun havada kalış süresi, TSK’ya eşsiz bir istihbarat üstünlüğü sağlıyor. SİHA’lar sadece birer silah değil, aynı zamanda "erken uyarı sistemi" olarak görev yapıyor. Sınır hattına yaklaşan her türlü mobil füze platformu veya düzensiz göç kafilesi, Ankara’daki harekat merkezlerinden anlık olarak takip ediliyor. Bu teknolojik üstünlük, Türkiye’nin büyük bir kara ordusunu sınıra yığmadan, "hassas müdahale" kapasitesiyle caydırıcılığını korumasına olanak tanıyor.
DRONE SAVAŞLARI VE ELEKTRONİK HARP: TAHRAN’IN YANITI
İran’ın da İHA teknolojisinde (Şahid serisi) ciddi bir birikime sahip olduğu ve bu araçları İsrail ile ABD üslerine karşı bir "yıpratma savaşı" unsuru olarak kullandığı biliniyor. Bu durum, bölgeyi tarihin en büyük "drone savaşına" sahne ediyor. Türkiye, bu kaosta kendi hava sahasını korumak için Koral ve benzeri yerli elektronik harp sistemlerini sınır hattına konuşlandırdı. Amaç, sadece fiziksel olarak İHA’ları düşürmek değil, aynı zamanda GPS karartma ve sinyal bozma yöntemleriyle Türk hava sahasını "kör bir nokta" haline getirmek. Bu teknolojik düello, konvansiyonel savaşın yerini yüksek teknolojili bir sinir harbine bıraktığının en net kanıtı.
STRATEJİK GELECEK: "TEKNOLOJİK TARA fSIZLIK" MÜMKÜN MÜ?
Türkiye’nin savunma sanayi hamlesi, Ankara’ya dışa bağımlı kalmadan kendi güvenlik politikalarını belirleme lüksü veriyor. Ancak nükleer bir tehdidin olduğu senaryoda, teknoloji tek başına yeterli olmayabilir. Türkiye, bir yandan SİHA’larıyla sınırda "fiziksel güvenlik" sağlarken, diğer yandan uluslararası nükleer denetim mekanizmalarının yeniden tesisi için ağırlığını koymak zorunda. 2026 yılı, Türk savunma doktrininin sadece "terörle mücadele"den, "bölgesel bir nükleer ve teknolojik güç dengesi" kurmaya evrildiği yıl olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.
TÜRKİYE SAVAŞIN "LOJİSTİK ÜSSÜ" MÜ OLACAK?
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları genişledikçe, NATO’nun kurumsal bir güç olarak sürece dahil olup olmayacağı tartışılmaya başlandı. İran’ın bölgedeki ABD üslerine ve müttefik topraklara (örneğin İncirlik veya Kürecik) yönelik bir füze saldırısı gerçekleştirmesi durumunda, NATO’nun 5. Madde’yi (Kolektif Savunma) işletme riski bulunuyor. Türkiye için bu durum, müttefiki ABD ile komşusu İran arasında "taraf seçmeye" zorlanmak anlamına gelir. Ankara, şu ana kadar NATO imkanlarının sadece "savunma" (Patriot ve SAMP-T bataryaları gibi) amaçlı kullanılmasına izin vereceği, "saldırı" amaçlı bir harekatın parçası olmayacağı yönünde bir şerh koymuş durumda. Ancak Washington’ın "lojistik destek ve hava sahası kullanımı" konusundaki baskısı, Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik özerkliğini test ediyor.
AB İLE YENİ MÜLTECİ PAZARLIĞI: "SINIR KORUMACILIĞI"NDAN "GÜVENLİ BÖLGE" FONLAMASINA
İran’daki istikrarsızlığın tetikleyeceği olası bir göç dalgası, Avrupa başkentlerinde büyük bir panik yaratıyor. 2015 mülteci krizinden ders çıkaran AB, bu kez kapısına dayanacak bir dalgayı beklemek yerine Türkiye ile "önleyici bir finansman ve güvenlik paketi" müzakere ediyor. Ankara’nın bu pazarlıktaki pozisyonu net: "Sadece para karşılığında sığınmacı tutan bir bekçi olmayacağız." Türkiye, AB’den göçü İran topraklarında durduracak "insani güvenli bölgelerin" inşası için doğrudan siyasi ve askeri destek talep ediyor. Bu durum, AB-Türkiye ilişkilerinde mülteci konusunu bir "yük paylaşımı"ndan ziyade, bir "jeopolitik ortaklık" seviyesine taşımış durumda. Brüksel, Türkiye’nin sınır güvenliğini finanse etmeye ve vize serbestisi gibi donmuş dosyaları "güvenlik iş birliği" karşılığında yeniden açmaya her zamankinden daha yakın görünüyor.
TÜRKİYE'NİN "VETO" GÜCÜ VE STRATEJİK KOZU
Bu süreçte Türkiye, hem NATO hem de AB nezdinde elindeki en büyük kozu kullanıyor: Coğrafi kaçınılmazlık. Batı dünyası, İran’ın çevrelenmesi veya bölgedeki insani krizin yönetilmesi için Türkiye’nin iş birliğine muhtaç olduğunu biliyor. Ankara bu kozu, savunma sanayindeki ambargoların (F-16 modernizasyonu ve Eurofighter tedariki gibi) tamamen kaldırılması ve Suriye’deki terörle mücadele operasyonlarına Batılı müttefiklerin "açık onay" vermesi için bir manivela olarak kullanıyor. Türkiye, "sadık müttefik" rolü ile "bağımsız bölgesel güç" duruşu arasında, Batı’nın güvenlik mimarisini kendi ulusal çıkarları doğrultusunda revize etmeye zorluyor.
GELECEK ÖNGÖRÜSÜ: "KONTROLLÜ AYRIŞMA" VE YENİ DENGELER
Eğer NATO, İran’a karşı topyekün bir savaşa girme kararı alırsa, Türkiye’nin bu kararı veto etme veya en azından kendi topraklarını bu savaşa kapatma hakkı saklıdır. Ancak Avrupa’nın güvenliği için Türkiye’nin bir "duvar" değil, bir "köprü" olarak kalması herkesin ortak çıkarı. 2026’nın son çeyreği, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde "eşit ortaklık" temelinde yeni bir sayfa açıp açamayacağını veya derinleşen bu savaşın içinde müttefikleriyle bir yol ayrımına gelip gelmeyeceğini belirleyecektir.



