Market raflarında o etiketi görünce insanın içi rahatlıyor: “Mikrodalgada güvenli.”

Yoğun bir günün ardından eve gelmişsin, hazır yemeği almışsın, kapağını açıp mikrodalgaya koyuyorsun. İçinden de “En azından kap güvenli” diye geçiriyorsun.
Ama gerçekten öyle mi?


Greenpeace’in yayımladığı son rapor, tam da bu noktada durup düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü mesele, kabın eriyip erimemesi değil; o kabın yemeğin içine neler bırakabileceği.

Raporda 24 bilimsel çalışma incelenmiş. Ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. Plastik ambalajlı hazır yemekler ısıtıldığında, yüz binlerce mikro ve nanoplastik parçacığın yiyeceğe karışabildiği belirtiliyor.


Üstelik bu sadece plastik parçacıklar meselesi de değil. Plastiklerin içinde binlerce farklı kimyasal katkı maddesi bulunuyor. Euronews’un aktardığı verilere göre bu sayı 4 bini aşıyor. Bunların bazılarının kanserle, hormon dengesizlikleriyle ve metabolik hastalıklarla ilişkilendirildiği biliniyor.

Yani “mikrodalgada güvenli” etiketi çoğu zaman aslında şunu ifade ediyor:
Kap ısıya dayanır, şekli bozulmaz.
Ama bu, içeriğe hiçbir şey geçmez demek değil.

Isı arttıkça risk de artıyor. Raporda dikkat çekilen bir diğer nokta da bu. Yüksek sıcaklık, uzun ısıtma süresi, yıpranmış kaplar ve yağlı yiyecekler, plastikten gıdaya geçen parçacık miktarını artırabiliyor. Özellikle yağlı yiyecekler, kimyasalları daha fazla emebiliyor. Yani makarna sosu, lazanya ya da kremalı yemekler plastikle temas ettiğinde daha riskli bir tablo ortaya çıkabiliyor.


Günlük hayatın temposunda bunu kim düşünüyor?
Çoğumuz sadece yemeğin ısınıp ısınmadığına bakıyoruz.

İşin bir de çevre boyutu var. Plastik ambalajlar, fosil yakıt çıkarımından üretime ve çöpe atılmasına kadar her aşamada ciddi bir çevresel yük oluşturuyor. Geri dönüşüm ise sihirli bir çözüm değil. Çok katmanlı ambalajların geri dönüşümü zor. Üstelik plastik her dönüştürüldüğünde kalitesi düşüyor ve içindeki katkı maddeleri yeniden dolaşıma girebiliyor.

Küresel plastik üretiminin 2050’ye kadar iki katından fazla artması bekleniyor. Bugün üretilen plastiğin yaklaşık yüzde 36’sı ambalaj sektöründe kullanılıyor. Hazır yemek pazarı ise hızla büyüyor; milyarlarca euroluk bir hacme ulaşmış durumda ve önümüzdeki yıllarda daha da büyümesi bekleniyor.

Yani mesele birkaç hazır yemek tepsisinden ibaret değil. Bu, devasa bir sistem.


Düzenleme var ama eksik. Avrupa Birliği’nde gıdayla temas eden plastikler belirli “geçiş limitleri” ile düzenleniyor. Ancak mikroplastik parçacıklar için net bir eşik değer henüz bulunmuyor. Greenpeace, yaklaşan Birleşmiş Milletler Küresel Plastik Anlaşması kapsamında gıdayla temas eden plastikler için daha sıkı küresel kurallar getirilmesini savunuyor.

Aslında burada büyük bir boşluk var. Tüketici “güvenli” ifadesini görüyor ama bu güvenin sınırlarının ne olduğunu bilmiyor.

Hazır yemek yemeyelim demek gerçekçi değil. Modern hayatın bir parçası hâline gelmiş durumda. Ama bazı küçük tercihler fark yaratabilir. Yemeği mümkünse cam ya da seramik bir kaba aktararak ısıtmak, yıpranmış ve çizilmiş plastik kapları kullanmamak, özellikle yağlı yemekleri plastik içinde ısıtmaktan kaçınmak ve tek kullanımlık ambalaj tüketimini azaltmaya çalışmak, büyük devrimler olmasa da bilinçli adımlar.


“Mikrodalgada güvenli” etiketi teknik bir ifade olabilir. Ama bu, içeriğin tamamen masum olduğu anlamına gelmiyor.

Asıl mesele şu:
Etiket bize ne söylüyor, biz ne anlıyoruz?

Belki de artık ambalajın üzerinde yazana değil, yemeğin içeriğine ve temas ettiği malzemeye daha dikkatli bakmanın zamanı gelmiştir. Çünkü güven, sadece erimeyen bir kapla ölçülecek kadar basit bir şey değil.

Muhabir: ULAŞ SÜRMELİOĞLU