Burdur’un Ağlasun ilçesinin 7 kilometre kuzeyinde, Torosların güney yamaçlarında, yaklaşık 1.500-1.700 metre yükseklikte yükselen Sagalassos, sıradan bir antik kent kalıntısı değil. Burası, Pisidia’nın dağlık coğrafyasında doğmuş, Helenistik dönemi yaşamış, Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir ekonomik ve siyasi güç kazanmış, imparatorluk kültünün bölgesel merkezlerinden biri haline gelmiş ve yüzyıllar boyunca kesintilerle de olsa yaşamını sürdürmüş bir şehir. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne 2009 yılında alınan Sagalassos, bugün Anadolu’nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ve bu kentin hafızasında en güçlü biçimde ayakta kalan yapılardan biri, Yukarı Agora’nın kuzeyinde bulunan Antoninler Çeşmesi.
Çeşmenin önünde bugün yeniden akan suya bakıldığında görünen şey sadece yaklaşık 1.800 yıllık bir mimari eser değil. O su, Roma dönemindeki Sagalassos’un ekonomik gücünü, şehir anlayışını, estetik dünyasını, siyasi düzenini ve gündelik hayatını anlamak için önemli bir anahtar.
SAGALASSOS NEREDE?
Sagalassos, bugünkü Burdur’un Ağlasun ilçesi sınırlarında bulunuyor. İlçe merkezinin yaklaşık 7 kilometre kuzeyinde, Akdağ’ın güney yamaçlarında kurulmuş. Kentin bulunduğu yükseklik yaklaşık 1.500-1.700 metre arasında değişiyor. Antalya’nın yaklaşık 100-110 kilometre kuzeyinde ve Torosların iç kesimlerinde yer alıyor.
Bu konum ilk bakışta şaşırtıcı.
Çünkü Akdeniz dünyasının büyük kentlerinin önemli bölümü kıyılarda, ovalarda veya büyük ulaşım güzergâhları üzerinde gelişirken Sagalassos, yüksek ve sarp bir dağ coğrafyasını seçmiş.
Fakat bu coğrafya kentin zayıflığı değil, kuruluş nedenlerinden biri olmuş olabilir.
Dağ yamaçları savunma açısından avantaj sağlıyor, bölgedeki kaynak suları kente hayat veriyor, çevredeki kil yatakları seramik üretimine, taş kaynakları yapı faaliyetlerine, maden kaynakları da metal işçiliğine imkân sağlıyordu. Sagalassos Araştırma Projesi de kentin çevresindeki doğal kaynakların, tarım alanlarının ve su sistemlerinin kent yaşamıyla ilişkisini araştırıyor.
Yani Sagalassos, tesadüfen dağın başına kurulmuş bir şehir değildi.
SAGALASSOS'UN ADI NE ANLAMA GELİYOR?
Burada önemli bir ayrıntı var.
Sagalassos adının kesin anlamı bugün bilinmiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yayınlarında isim, tipik bir Luvi adı olarak değerlendirilirken anlamının bilinmediği belirtiliyor. UNESCO belgelerinde ise Hitit belgelerinde geçen Salawassa adlı dağ yerleşimi ile daha sonraki Sagalassos arasında olası bir bağlantıdan söz ediliyor. Ancak bu eşleştirme kesinleşmiş bir gerçek olarak kabul edilmiyor.
Dolayısıyla “Sagalassos kesin olarak şu anlama gelir” demek doğru değil.
Bugünkü Ağlasun adının ise Orta Çağ'daki “Agalassu” kullanımından türediği düşünülüyor.
ŞEHRİN KÖKLERİ ROMA'DAN ÇOK DAHA ESKİ
Sagalassos denildiğinde çoğu kişinin aklına Roma dönemi geliyor. Bunun nedeni anlaşılır; çünkü bugün gördüğümüz anıtsal yapıların büyük bölümü Roma döneminden kalma.
Fakat bölgenin insanlık tarihi çok daha eski.
Sagalassos çevresindeki insan faaliyetlerinin izleri Paleolitik döneme kadar götürülüyor. UNESCO, bölgedeki avcı-toplayıcı izlerini yaklaşık 12 bin yıl öncesine kadar götürüyor. Sagalassos'un kendisindeki yerleşim izleri ise daha sonraki dönemlerde belirginleşiyor. Araştırmalar, gerçek kentleşmenin özellikle Demir Çağı ve Pers dönemi sonrasındaki süreçte geliştiğini gösteriyor.
Sagalassos'un bulunduğu bölge antik çağda Pisidia olarak biliniyordu.
Pisidia, bugünkü Burdur, Isparta ve Antalya'nın iç kesimlerinin önemli bölümünü kapsayan dağlık bir bölgeydi. Pisidialılar, antik kaynaklarda savaşçı ve bağımsız karakterleriyle tanınan topluluklar arasında gösteriliyordu.
BÜYÜK İSKENDER GELDİĞİNDE SAGALASSOS DİRENDİ
Sagalassos'un yazılı tarihte belirgin biçimde ortaya çıkışı Büyük İskender'in Anadolu seferiyle bağlantılı.
MÖ 333 civarında Büyük İskender Pisidia'ya geldiğinde Sagalassos ciddi bir direniş gösterdi. UNESCO kayıtlarında kentin İskender'e karşı güçlü bir direnç sergilediği belirtiliyor. İskender'in ölümünden sonra bölge, onun generalleri ve ardılları arasındaki mücadeleler nedeniyle farklı siyasi güçlerin egemenliğine girdi. Seleukoslar ve ardından Pergamon merkezli Attaloslar dönemleri yaşandı.
Bu süreç Sagalassos'un Helenistik dünyayla daha güçlü biçimde bütünleşmesine yol açtı.
Yunanca kullanımının yaygınlaşması, kent kurumlarının gelişmesi ve Helenistik mimari özelliklerin ortaya çıkması bu dönemin izlerini taşıyor. Ancak arkeolojik araştırmalar, bunun basit bir “Yunanlaşma” hikâyesi olmadığını, yerel Pisidia kültürü ile Helenistik dünyanın birbirine karıştığı daha karmaşık bir süreç olduğunu gösteriyor.
ROMA GELDİ, SAGALASSOS BÜYÜDÜ
Sagalassos'un asıl büyük dönüşümü Roma döneminde yaşandı.
Kent MÖ 25 yılında Roma egemenliğine girdi. Roma'nın bölgedeki siyasi düzeni içerisinde Sagalassos giderek önem kazandı ve özellikle İmparator Hadrianus döneminde olağanüstü bir imar ve ekonomik büyüme yaşadı.
Hadrianus'un MS 117-138 arasındaki imparatorluğu sırasında Sagalassos, Pisidia'nın önde gelen kenti haline geldi.
Araştırma projesi kaynaklarında Hadrianus döneminde kentte adeta bir “yapı patlaması” yaşandığı belirtiliyor. Neon Kütüphanesi, Hadrianus Çeşmesi, Apollon Klarios Tapınağı ve devasa Roma Hamamı gibi yapılar bu dönemin şehirleşme anlayışının ürünleri arasında. Marcus Aurelius döneminde de hamam tamamlandı, Macellum yani gıda ve ticaret pazarı geliştirildi ve tiyatronun yapım süreci ilerledi.
Sagalassos artık sıradan bir dağ kenti değildi.
Roma dünyasının içine güçlü biçimde yerleşmiş, kendi üretimini yapan, ticaret yapan, anıtsal yapılar inşa eden ve imparatorlukla ilişkisini görünür biçimde ortaya koyan bir şehir haline gelmişti.
“PİSİDİA'NIN İLK ŞEHRİ” NE DEMEKTİ?
Sagalassos'un Roma dönemindeki konumunu anlamak açısından önemli bir ifade var:
“Pisidia'nın ilk şehri.”
Epigrafik buluntularda Sagalassos'un kendisini “Pisidia'nın birinci şehri” olarak tanımladığı görülüyor.
Bu yalnızca gösterişli bir unvan değildi.
Kentte Roma imparatorluk kültüne adanmış büyük bir tapınak bulunuyordu. Antoninus Pius'a adanan bu tapınak, yalnızca Sagalassos'un değil, Pisidia bölgesinin imparatorluk kültü açısından da önemli merkezlerinden biriydi. Kentin bu statüsü hem prestij hem de ekonomik gelir sağlıyordu.
Başka bir ifadeyle Sagalassos Roma'nın sadece uzakta duran bir taşra kenti değildi.
İmparatorluk düzeninin yerel ölçekte temsil edildiği önemli bir merkezdi.
Peki Antoninler Çeşmesi'nin “Antoninler” ile ilgisi ne?
Burada sık yapılan bir karışıklığı düzeltmek gerekiyor.
Antoninler Çeşmesi'nin adı, çeşmenin doğrudan İmparator Antoninus Pius tarafından yaptırıldığı anlamına gelmiyor.
“Antoninler” ifadesi, Roma İmparatorluğu'nun Antoninler Hanedanı dönemine işaret ediyor.
Bugün bilimsel araştırmalar çeşmenin yaklaşık MS 160-180 yılları arasında, Marcus Aurelius ve Lucius Verus döneminde inşa edildiğini ortaya koyuyor. Ancak çeşmeyi bu imparatorların bizzat yaptırdığına ilişkin bir kanıt bulunmuyor. Araştırma projesi, yapıyı kimin veya hangi kurumun yaptırdığının henüz kesin olarak bilinmediğini açıkça belirtiyor.
İşte bu nedenle “Antoninler Çeşmesi” deniyor.
Yani isim, yapının ait olduğu dönem ve hanedan bağlamını anlatıyor.
28 METRE UZUNLUĞUNDA, 9 METRE YÜKSEKLİĞİNDE BİR ANIT
Antoninler Çeşmesi sıradan bir su çeşmesi değildi.
Yaklaşık 28 metre uzunluğunda ve 9 metre yüksekliğindeydi. Yapımında yedi farklı taş türü kullanılmıştı. Ortadaki bölümde yaklaşık 4,5 metre yükseklikten akan su, ön taraftaki yaklaşık 81 metreküplük havuza ulaşıyordu.
Bu ölçüler bize önemli bir şey söylüyor:
Sagalassos'un su ihtiyacını karşılamak için yapılmış basit bir çeşmeden söz etmiyoruz.
Bu, suyu mimari gösteriye dönüştüren bir kamu anıtıydı.
Çeşme Yukarı Agora'nın siyasi ve kamusal merkezinde bulunuyordu. Dolayısıyla buradan akan su, sadece insanların susuzluğunu gidermiyordu; şehrin zenginliğini, Roma kültürüne bağlılığını ve kamusal yaşamın görkemini de sergiliyordu. Araştırmacılar çeşmenin Yukarı Agora'nın sosyal ve estetik görünümünü güçlendirmek amacıyla tasarlandığını belirtiyor.
NEDEN BU KADAR GÖRKEMLİ BİR ÇEŞME?
Roma dünyasında su, yalnızca yaşamsal bir ihtiyaç değildi.
Suya erişim, şehirleşmenin temel unsurlarından biriydi. Çeşmeler, hamamlar, havuzlar, su kanalları ve nymphaeumlar aynı zamanda kamusal yaşamın parçalarıydı.
Sagalassos'un Antoninler Çeşmesi de bu anlayışın çok güçlü bir örneği.
Şehrin en önemli meydanlarından birinin arkasında yükselen 28 metrelik bir cephe düşünün. Renkli taşlar, heykeller, sütunlar, nişler ve ortadan şelale gibi akan su...
Bu, Roma kent kültürünün “görsel diliydi”.
Şehir sakinleri burada su alıyor, buluşuyor, meydandan geçiyor, çevredeki kamu yapılarıyla ilişki kuruyor ve kentin siyasi merkezinde bulunuyordu.
Dolayısıyla çeşme, Sagalassos'un sosyal hayatının da merkezlerinden biriydi.
ÇEŞMEDEKİ DİONYSOS AYRINTISI
Antoninler Çeşmesi'nin dikkat çekici taraflarından biri de heykel programı.
Kazılarda çeşmenin havuzunda çok sayıda heykel parçası bulundu. Bunların arasında Dionysos ile ilişkili heykeller de vardı. Çeşmenin sonraki dönemlerinde farklı yapılardan getirilen heykellerin de yapıya eklenmiş olduğu anlaşılıyor.
Dionysos, şarap, bağcılık, bereket, tiyatro ve coşkulu kutlamalarla bağlantılı bir tanrıydı.
Bu ayrıntı Sagalassos'un sadece siyasi ve askeri bir şehir olmadığını; gündelik hayatın, eğlencenin, dini ritüellerin ve sosyal ilişkilerin de güçlü bir şekilde yaşandığını gösteren kültürel ipuçlarından biri.
SAGALASSOS'TA GÜNLÜK HAYAT NASILDI?
İşte antik kentlerin en ilginç tarafı burada başlıyor.
Anıtsal yapılar bize devletleri ve yöneticileri anlatıyor. Fakat kazılar, taşların arasında yaşayan insanların hikâyesini de ortaya çıkarıyor.
Sagalassos'ta insanlar yalnızca tapınaklara gidip imparatorları anmıyordu.
Üretiyor, satıyor, alışveriş yapıyor, hamamlara gidiyor, tiyatro izliyor, dini törenlere katılıyor, yemek yiyor, seramik üretiyor, metal işliyor ve çevredeki yerleşimlerle ticaret yapıyordu.
Arkeolojik araştırmalar özellikle kentin seramik üretiminin çok gelişmiş olduğunu ortaya koydu.
Sagalassos'ta üretilen kırmızı astarlı seramikler, yani Sagalassos Red Slip Ware, Doğu Akdeniz'in geniş bir bölümüne ihraç ediliyordu. Bu, dağların üzerindeki bir kentin dış dünyayla ne kadar güçlü ticari bağlantıları bulunduğunu gösteriyor.
Kent ekonomisinin önemli unsurlarından biri de yerel kil kaynaklarıydı.
Ayrıca arkeolojik araştırmalar metal işçiliği, taş ocakları ve çeşitli üretim faaliyetlerinin varlığını ortaya koyuyor. Doğu banliyösünde yapılan kazılarda ağır araçların kente girdiği yol, kil ocakları, taş ocakları, metal işçiliği ve seramik üretimiyle bağlantılı alanlar tespit edildi.
Yani Sagalassos'un ekonomisi sadece vergilerden veya imparatorluk desteğinden oluşmuyordu.
Kendi üretim gücü olan bir şehirden söz ediyoruz.
AGORA: ANTİK ŞEHRİN MEYDANI
Sagalassos'taki Yukarı Agora, bugünkü meydan kavramına en yakın alanlardan biri.
Burada insanlar karşılaşıyor, ticaret ve kamusal faaliyetler yürütülüyor, resmi yapılar ve anıtlar bulunuyordu.
Araştırmalar, agoranın çevresindeki yapıların kent yönetimi, toplantılar ve pazar faaliyetleriyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Daha sonraki dönemde bu alanın çevresinde gymnasium gibi eğitim, kültür, spor ve toplumsal yaşamla bağlantılı kurumlar da bulunuyordu.
Yani Sagalassos'ta “şehir” dediğimiz kavram, sadece evlerden oluşmuyordu.
Meydan vardı. Meclis vardı. Pazar vardı. Hamam vardı. Tiyatro vardı. Kütüphane vardı. Tapınaklar vardı. Anıtsal çeşmeler vardı. Bütün bunlar birbirine bağlı bir kent yaşamı oluşturuyordu.
HAMAMLAR: ROMA'NIN SOSYAL HAYATI
Sagalassos'un büyük Roma Hamamı da bu şehir kültürünün önemli parçalarından.
Roma hamamları sadece yıkanma mekânları değildi. İnsanların bir araya geldiği, konuştuğu, dinlendiği ve sosyal ilişkiler kurduğu kamusal alanlardı.
Sagalassos'taki büyük hamam kompleksi MS 2. yüzyıldan itibaren genişletildi. Farklı sıcaklıklardaki bölümler, havuzlar ve gelişmiş ısıtma sistemi Roma'nın mühendislik anlayışını yansıtıyordu.
Bu da Sagalassos'taki yaşam standardı hakkında önemli bir ipucu veriyor.
Dağların üzerindeki bu kent, Roma dünyasının şehir yaşamından kopuk değildi.
TİYATRO, EĞLENCE VE TOPLUMSAL HAYAT
Sagalassos tiyatrosu da kentin sosyal yaşamının önemli merkezlerinden biriydi.
Tiyatro yaklaşık 9 bin kişilik kapasiteyle anılıyor ve yapısı kentin doğal eğiminden yararlanacak şekilde tasarlanmıştı. Burada gösteriler, toplantılar ve dini etkinlikler düzenlenebiliyordu.
Tiyatronun dağ manzarasına hâkim konumu ayrıca dikkat çekici.
Antik Sagalassoslular tiyatroya sadece bir yapı olarak değil, manzarayla bütünleşen bir kamusal alan olarak bakmışlardı.
ÇEŞME NEDEN AGORANIN TAM YANINDAYDI?
Bu soru aslında Sagalassos'un şehir anlayışını açıklıyor.
Antoninler Çeşmesi'nin konumu rastgele değildi.
Yukarı Agora, şehrin siyasi ve kamusal merkeziydi. Çeşme ise bu merkezin en görkemli unsurlarından biri olarak konumlandırılmıştı.
Bu nedenle çeşmeyi bugünkü anlamıyla “mahalle çeşmesi” gibi düşünmek yanlış olur.
Buradaki su, şehir kimliğinin bir parçasıydı.
Roma döneminde güçlü ve zengin kentler, anıtsal yapılarla kendi statülerini görünür hale getiriyordu. Sagalassos da bunu yaptı.
Dağın yamacında yükselen şehir, Roma dünyasına “biz de buradayız” diyordu.
Ve bunu taşla, mermerle, heykelle ve suyla anlatıyordu.
ÇEŞMENİN İKİNCİ HAYATI
Antoninler Çeşmesi'nin hikâyesi MS 161-180 yıllarında bitmedi.
Yapı daha sonraki dönemlerde onarıldı ve değiştirildi. Geç Antik Çağ'da Sagalassos'un zengin ailelerinden Titi Flavii ailesiyle bağlantılı bir anıt karakterine dönüştürüldüğüne ilişkin arkeolojik bulgular bulunuyor.
Bu ayrıntı çok önemli.
Çünkü bize antik yapıların tek bir döneme ait “donmuş” anıtlar olmadığını gösteriyor.
Şehir değiştikçe yapılar da değişiyordu.
Yeni aileler eski anıtları kendi statülerinin parçası haline getiriyor, heykeller yer değiştiriyor, yapılar yeniden düzenleniyor ve geçmişin mimarisi yeni dönemlerin ihtiyaçlarına uyarlanıyordu.
DEPREMLER, VEBA VE ÇÖKÜŞ
Sagalassos'un sonunu tek bir olayla açıklamak mümkün değil.
MS 6. yüzyılda bölgede büyük değişimler yaşandı. Depremler kenti ağır biçimde etkiledi. MS 6. yüzyıl ortalarındaki veba salgını da nüfus ve ekonomik hayat üzerinde ciddi sonuçlar doğurdu. Ardından yeni depremler geldi.
Özellikle 7. yüzyıl civarındaki büyük deprem, Antoninler Çeşmesi de dahil olmak üzere kentin anıtsal yapılarında büyük yıkıma yol açtı.
Fakat ilginç olan şu:
Sagalassos bir gecede terk edilmedi.
Kent küçüldü.
Ekonomik hayat zayıfladı.
Nüfus daha dağınık ve kırsal bir karakter kazandı.
Ancak yaşam yüzyıllar boyunca devam etti. 7. yüzyıl sonrasında kentin yeni merkezi daha savunulabilir bir noktaya taşındı; eski Antoninus Pius Tapınağı'nın bulunduğu alanın çevresinde yerleşim sürdü. Orta Çağ boyunca Sagalassos'ta farklı ölçekte yaşam izleri görüldü.
Son Bizans yerleşiminin ardından 13. yüzyılda bölgedeki Selçuklu hakimiyetiyle birlikte Sagalassos'taki kent yaşamı sona erdi.
İnsanlar daha sonra ovadaki bugünkü Ağlasun'a yöneldi.
TOPRAĞIN ALTINDA 1.800 YIL BEKLEYEN ÇEŞME
Antoninler Çeşmesi'nin bugün bu kadar etkileyici görünmesinin nedeni, aslında yüzyıllarca görünmemiş olması.
Çeşme zaman içerisinde yıkıldı ve toprak altında kaldı.
Kazılar 1990'lı yıllarda yoğunlaştı. Yapının çok sayıda mimari parçasının korunmuş olması, araştırmacılara anastylosis yöntemiyle, yani özgün yapı taşlarının mümkün olduğunca kendi yerlerine yerleştirilmesiyle anıtı yeniden ayağa kaldırma fırsatı verdi.
Restorasyon süreci 1998'de başladı.
Çeşmenin yeniden ayağa kaldırılmasıyla birlikte antik su sistemi de yeniden işlevlendirilmek istendi. 2010 yılında çeşme tekrar suyla buluşturuldu. Böylece yaklaşık 1.800 yıl önce Sagalassos meydanında akan su yeniden akmaya başladı.
Bu nedenle Antoninler Çeşmesi'ni yalnızca “restore edilmiş bir Roma çeşmesi” olarak görmek eksik kalır.
Burada yapılan şey, antik kentin su, mimari ve kamusal yaşam ilişkisini yeniden görünür hale getirmekti.
SAGALASSOS'UN ASIL GÜCÜ TAŞLARDA DEĞİL, HAYATIN İZLERİNDE
Sagalassos'u önemli yapan şey yalnızca yüksek sütunları, tiyatrosu, hamamı veya Antoninler Çeşmesi değil.
Kentin asıl değeri, arkeolojik araştırmaların bize bir antik toplumun nasıl yaşadığını giderek daha ayrıntılı biçimde gösterebilmesi.
Bir tarafta imparator heykelleri var.
Diğer tarafta seramik üreten ustalar.
Bir tarafta imparatorluk kültünün görkemli tapınakları.
Diğer tarafta pazarda alışveriş yapan insanlar.
Bir tarafta hamamlar ve tiyatro.
Diğer tarafta evler, işlikler, mezarlar ve günlük kullanım eşyaları.
Ve bütün bunların ortasında, yaklaşık 1.800 yıl önce 4,5 metre yükseklikten suyu havuza dökülen Antoninler Çeşmesi...
Bu nedenle çeşmenin suyu sadece estetik bir görüntü vermiyor.
Sagalassos'un geçmişini bugüne bağlıyor.
BUGÜN SÜREN ARKEOLOJİK HİKÂYE
Sagalassos'taki araştırmalar tamamlanmış değil.
Uzun yıllar Leuven Üniversitesi öncülüğünde yürütülen çalışmalar, bugün de farklı disiplinleri bir araya getiren arkeolojik araştırmalarla devam ediyor. Kazı ekibi artık yalnızca “hangi bina nerede?” sorusunu sormuyor; insanların ne ürettiğini, ne yediğini, nasıl ticaret yaptığını, çevreyle nasıl ilişki kurduğunu ve şehrin zaman içinde nasıl değiştiğini de araştırıyor.
Üstelik Sagalassos'ta yeni bir anıtsal çeşme daha gündemde.
Hadrianus Çeşmesi üzerinde yürütülen çalışmalarla, Antoninler Çeşmesi'nin ardından ikinci büyük çeşmenin de yeniden ayağa kaldırılması hedefleniyor. 2025 yılında yapılan açıklamalarda, 20 metreden yüksek iki katlı yapıya ait yaklaşık 240 yeni blok bulunduğu ve bunların önemli bölümünün özgün yerlerine yerleştirilebileceği bildirildi.
Bu durum Sagalassos'un neden hâlâ arkeologlar için “bitmiş” bir kent olmadığını gösteriyor.
Toprağın altında hâlâ cevaplanmayı bekleyen sorular var.
SAGALASSOS'U ANLAMAK, ROMA'YI SADECE ROMA'DA ARAMAMAK DEMEK
Sagalassos'un belki de en önemli hikâyesi burada.
Roma İmparatorluğu denildiğinde gözler genellikle Roma'ya, Kolezyum'a, Pompei'ye veya Akdeniz'in büyük kıyı kentlerine çevriliyor.
Oysa Roma'nın gerçek gücü, sadece başkentindeki anıtlardan anlaşılmıyor.
Torosların 1.600 metre yüksekliğinde kurulmuş Sagalassos'a baktığınızda Roma dünyasının nasıl yerel kentlere yayıldığını görebiliyorsunuz.
Yerel Pisidia kültürü, Helenistik gelenek, Roma siyasi düzeni, imparatorluk kültü, ticaret, seramik üretimi, hamam kültürü, tiyatro, kamu meydanları ve su mühendisliği aynı şehirde buluşuyor.
Antoninler Çeşmesi de bu büyük hikâyenin küçük bir parçası değil; Sagalassos'un Roma dönemindeki kimliğini tek başına anlatabilecek kadar güçlü bir anıt.
Bugün çeşmenin başında akan suya bakarken görülen şey, yalnızca 1.800 yıllık bir çeşmenin yeniden çalışması değil.
Bir zamanlar dağların üzerinde yaşayan binlerce insanın kurduğu şehir düzeninin, ekonomik gücünün, inancının, estetik anlayışının ve gündelik hayatının izleri yeniden görünür hale geliyor.
Ve belki Sagalassos'un en çarpıcı tarafı da burada:
Bir şehir yıkılmış olabilir. İnsanları gitmiş olabilir. İmparatorluklar değişmiş olabilir. Fakat su yeniden aktığında, 1.800 yıl önceki hayatın bir parçası da yeniden görünür hale geliyor.
Kaynaklar: UNESCO Dünya Mirası Merkezi, Sagalassos Archaeological Research Project/Bilkent Üniversitesi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı, Burdur Valiliği ve Ağlasun Belediyesi/Kaymakamlığı kaynakları.
























