(1. Bölüm)
Hayat, insanın elinden kayıp giden kum taneleri gibi. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik derken yıllar sessizce akar ve bir sabah aynaya baktığınızda saçlarınıza düşen akların, yüzünüzde derinleşen çizgilerin ve yavaşlayan adımlarınızın aslında zamanın sessiz imzası olduğunu fark edersiniz. İşte o gün anlarsınız ki yaşlılık, yalnızca takvim yapraklarının çoğalması değildir. Yaşlılık; emektir, sabırdır, fedakârlıktır, bir ömrün birikimidir.
Bugün sokakta bastonuyla yürüyen bir amcanın ya da ağır adımlarla hastane koridorlarında ilerleyen bir teyzenin yanından çoğu zaman farkına bile varmadan geçip gidiyoruz. Oysa belki de o insan, yıllar önce bu ülkenin yollarını yapan işçiydi. Belki sınıflarda binlerce öğrenci yetiştiren bir öğretmendi. Belki toprağa bereket eken bir çiftçiydi. Belki bir fabrikanın ilk ustalarındandı. Belki de bugün rahat uyuyabildiğimiz bu vatan için üniformasını giyip sınır boylarında nöbet tutmuş bir askerdi.
Bugün sahip olduğumuz pek çok imkânın temelinde onların alın teri vardır.
Bizler teknolojinin içine doğduk. Bir düğmeye basarak dünyanın öbür ucuyla konuşabiliyoruz. Birkaç dakika içinde bankacılık işlemlerimizi yapabiliyor, market alışverişimizi tamamlayabiliyor, doktor randevumuzu alabiliyoruz. Oysa onların gençliği bambaşka bir Türkiye'de geçti. Elektriğin olmadığı köyler vardı. Gaz lambasının ışığında ders çalışıldı. Çamaşırlar dere kenarında yıkandı. Su kuyudan taşındı. Aylarca mektup beklenen yıllar yaşandı. Telefonun lüks sayıldığı dönemler görüldü. Yolun, hastanenin, okulun olmadığı zamanlar yaşandı.
Onlar, bugünün konforunu hiç bilmeden bugünü inşa ettiler.
Yokluğu gördüler. Kıtlığı gördüler. Ekmeğin karneyle dağıtıldığı günleri gördüler. Uzun ekmek kuyruklarını gördüler. Siyasi krizleri gördüler. Darbeleri gördüler. Depremleri, selleri, ekonomik buhranları gördüler.
Çocuklarını büyütebilmek için kendi hayallerinden vazgeçtiler. Daha iyi bir gelecek kurabilmek adına kendi hayatlarından eksilttiler.
Bugün bizlerin "eski Türkiye" diye birkaç cümleyle özetlediği yılları onlar iliklerine kadar yaşayarak geldiler.
İşte bu yüzden yaşlılık yalnızca bir yaş meselesi değildir. Yaşlılık, yaşanmışlıktır.
Ve yaşanmışlık, parayla satın alınamayacak kadar büyük bir servettir.
Yaş almak değil, değer görmek önemli
Ne yazık ki modern dünyanın en büyük sorunlarından biri, üretkenliği yalnızca ekonomik kazanç üzerinden değerlendirmesidir. İnsan çalışıyorsa değerlidir, üretim yapıyorsa önemlidir, gençse dinamiktir anlayışı giderek toplumun her alanına yerleşiyor.
Oysa hayatın gerçek terazisi böyle işlemez. İnsan yalnızca çalıştığı yıllarda değerli değildir. İnsan, nefes aldığı sürece değerlidir.
Bugün emeklilik maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca yaşlı insanın en büyük sıkıntısı ekonomik problemler, geçim sıkıntısı gibi görünse de, ondan daha ağır olan başka bir duygu vardır.
Kendini işe yaramaz hissetmek...
İnsan, ömrü boyunca çalışan ellerinin artık kimse tarafından tutulmadığını hissettiğinde yaşlanır. Telefonunun günlerce çalmadığı zaman yaşlanır. Kapısını kimsenin çalmadığı gün yaşlanır.
Sofrasında ikinci tabağı koyacak kimse kalmadığında yaşlanır.
Eşini kaybettiğinde... Arkadaşlarını birer birer toprağa verdiğinde... Hatıraları çoğalıp geleceğe dair planları azaldığında yaşlanır.
İşte asıl mücadele edilmesi gereken yalnızlık budur. Yalnızlık, birçok hastalıktan daha ağır bir yüktür.
Bugün uzmanlar yalnızlığın kalp hastalıklarından depresyona, demanstan bağışıklık sistemi zayıflığına kadar pek çok sağlık sorununu tetiklediğini söylüyor. İnsan sadece ilaçla iyileşmez. İnsan bazen bir selamla, bazen bir sohbetle, bazen de "Nasılsın?" diye soran samimi bir sesle hayata yeniden bağlanabilir.
Bu nedenle yaşlılara yönelik sosyal politikalar yalnızca yardım paketlerinden ya da maaş artışlarından ibaret olmamalı.
Onların hayata yeniden tutunmalarını sağlayacak sosyal ortamlar oluşturmak da en az ekonomik destek kadar önemli.
Türkiye yaşlanıyor, Balıkesir daha da hızlı yaşlanıyor
Türkiye artık genç nüfus ülkesi olmaktan uzaklaşıyor. Doğum oranları her geçen yıl düşüyor, ortalama yaşam süresi uzuyor ve yaşlı nüfus hızla artıyor. Bu değişim yalnızca nüfus istatistiklerinde görülen teknik bir veri değildir. Bu değişim, önümüzdeki yıllarda sağlık politikalarından şehir planlamasına, ulaşımdan sosyal hizmetlere kadar her alanı yeniden şekillendirecek büyük bir dönüşümün habercisidir.
Bu dönüşümü en yoğun hisseden illerden biri ise Balıkesir.
İklimi, doğal güzellikleri, termal kaynakları ve yaşam kalitesi nedeniyle emeklilerin tercih ettiği şehirlerden biri olan Balıkesir, aynı zamanda yaşlı nüfus oranının giderek arttığı kentlerden biri. Yaz aylarında sahil bölgelerine gelen emekli nüfusuyla birlikte bu oran daha da yükselmektedir.
Bu tablo aslında büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor.
Balıkesir, yaşlılığın da planlandığı bir şehir olmak zorundadır. Yaşlıların güven içinde yaşayabileceği mahalleler… Kolay ulaşabilecekleri sağlık merkezleri… Evlerinden çıkmadan alabilecekleri bakım hizmetleri…
Yalnızlık hissini azaltacak sosyal yaşam alanları… Psikolojik destek merkezleri… Kuşaklar arası dayanışmayı güçlendirecek projeler…
Bütün bunlar artık lüks değil, zorunluluk.
Ne yazık ki bugüne kadar bu alanda atılan adımların önemli bir bölümü günü kurtarmaya yönelik oldu. Çünkü popülist uygulamalar alkış toplar.
Kalıcı sosyal politikalar ise gelecek inşa eder.
Ve artık Balıkesir'in alkıştan çok geleceğe ihtiyacı vardır.
Yarın: Yaşlılık sosyal yardım değil, sosyal politika meselesidir





