Bazı şehirler vardır, gezersiniz. Bazı şehirler vardır, yaşarsınız. Bir de bazı şehirler vardır ki sizi içine çeker, kendi hikâyesinin bir parçası yapar. İşte Mardin tam olarak öyle bir şehir.
Doğu Anadolu gezimizin Malatya, Elazığ ve Diyarbakır duraklarından sonra rotamızı Mardin'e çevirdik. Ama daha ilk saatlerden anladım ki Mardin'i tek bir yazıya sığdırmaya çalışmak büyük bir haksızlık olur. Çünkü burada her sokak ayrı bir hikâye, her taş ayrı bir hatıra taşıyor. Bu yüzden Midyat başka bir yazının, Mardin başka bir yazının konusu olmalı.
Diyarbakır'dan akşamüstü yola çıktığımızda güneş Mezopotamya'nın üzerine ağır ağır vedasını bırakıyordu. Yaklaşık iki saat sonra Artuklu'nun yamaçlarına ulaştık. Bayram tatili nedeniyle şehir adeta nefes alamayacak kadar kalabalıktı. Aracımızı bırakacak yer bulmak bile başlı başına bir mücadeleydi.
Valizler elimizde, otelden gelen görevlinin peşine takılıp Mardin'in o meşhur dar sokaklarına girdik. Bir merdiven çıkıyor, bir sokağa dönüyor, sonra yeniden merdivenlere sarılıyorduk. Nefes nefese kalıyorduk ama her basamakta başka bir güzellik karşımıza çıkıyordu.
Sanki şehir "yorul ama vazgeçme" diyordu.
Otele ulaştığımızda plan basitti. Biraz dinlenecek, sabah erkenden Nusaybin ve Midyat'a gidecektik.
Ama olmadı...
Çünkü Mardin insanı odasında tutmuyor.
Şehir adeta pencereden içeri sesleniyor.
"Gel biraz daha dolaş."
Biz de çıktık.
O gece saatlerce yürüdük. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Esnaf kepenk kapattı. Kafeler boşaldı. Sokaklar sessizleşti. Ama biz yürümeye devam ettik. Bir noktadan sonra sanki bütün şehir bize kalmıştı. Taş duvarların arasında yankılanan tek ses ayaklarımızın sesi olmuştu.
Ve işte o an Mardin'i gerçekten hissetmeye başladım.
Ertesi sabah taş bir konağın içinde uyandığımız yerden Mezopotamya'ya baktım. Binlerce yıllık tarihin üzerinde güneş yeniden yükseliyordu.
İlk işimiz bir taksi durağına uğramak oldu.

Bir şehri en iyi kim bilir?
O şehirde yıllardır direksiyon sallayan esnaf.
Nereye gidilir, ne yenir, hangi sokaktan dönülür, hangi saatte nerede olunmalıdır...
Bize öyle güzel anlattılar ki elimizde adeta sözlü bir şehir rehberi vardı.
İlk durağımız Deyrulzafaran Manastırı oldu.
Şehrin biraz dışında, Mezopotamya Ovası'na bakan bir tepede yükselen bu yapı yalnızca bir manastır değil. Adeta zamanın içinden çıkıp günümüze ulaşmış bir medeniyet.
Kapısından içeri girdiğiniz anda taşların konuştuğunu hissediyorsunuz.
Bir zamanlar güneş tapınağı olan, ardından kaleye dönüşen, sonra da yüzyıllar boyunca Süryani patriklerine ev sahipliği yapan bu yapı insanı büyülüyor.
Rehber anlatırken bir yandan duvarlara bakıyordum.
Kim bilir kaç savaş gördü?
Kaç dua duydu?
Kaç insan gelip geçti bu koridorlardan?
Bazen tarihin içinde yürüdüğünüzü değil, tarihin sizin içinizde yürüdüğünü hissediyorsunuz.

Deyrulzafaran'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Nusaybin'e çevirdik.
Asıl niyetimiz Kaçakçılar Çarşısı'nı görmekti.
Ama yine planlarımızı şehir bozdu.
Çünkü karşımıza Mor Yakup Kilisesi çıktı.
Sessiz, mütevazı ama son derece etkileyici bir yapı...
Yıllarca toprağın altında kalmış, uzun süren kazılarla yeniden gün yüzüne çıkarılmış.
İçeride bize rehberlik eden Süryani ailenin anlattıkları, taş sütunlar, işlemeler ve yüzyılların bıraktığı izler insanı derinden etkiliyor.
Birkaç adım ötede ise Zeynel Abidin Camii yükseliyor.
Bir tarafta kilise.
Bir tarafta cami.
Aralarında yalnızca birkaç metre mesafe var.
Ama aslında aralarında yüzyılların kardeşliği bulunuyor.
Belki de Mardin'in özeti tam olarak bu.
Farklılıkların yan yana durabildiği bir şehir.
Aynı gökyüzünün altında farklı duaların yükseldiği bir şehir.
Mor Yakup Kilisesi'nde görevli genç bir Süryani kızla sohbet ederken konu meşhur Süryani şaraplarına geldi.
"Bizzat biz üretiyoruz" dedi.
Sonrası tam anlamıyla sürprizdi.
Bizi kilisenin karşısındaki taş bir konağa götürdü.
Büyük bir avlu, taş duvarlar, gölgelik bir çardak...
Ve ardından yıllardır duyduğumuz ama ilk kez gerçek haliyle tattığımız Süryani şarapları.
İtiraf etmeliyim ki daha önce denediklerime hiç benzemiyordu.
Daha karakterliydi.
Daha güçlüydü.
Ve en önemlisi, içinde emeğin tadı vardı.
Oradan ayrılırken yalnızca bir içecek tatmamış, bir kültüre misafir olmuştuk.
Nusaybin'den sonra yolumuz Midyat'a düştü.
Midyat benim yıllardır merak ettiğim yerlerden biriydi.
Dizilerden, filmlerden gördüğümüz o taş konaklar gerçekten var mıydı?
Varmış.
Hem de hayal ettiğimden çok daha güzellermiş.
Önce yöre halkının tavsiyesiyle bir lokantada kaburga dolması yedik.
Sonra kendimizi tarihi sokaklara bıraktık.
Konaktan konağa dolaştık.
Taş kapılardan geçtik.
Dar sokaklarda kaybolduk.
En sonunda Mezopotamya Ovası'na bakan yüksek bir konağın çatısında kahve molası verdik.
İşte o an yorulduğumu hissettim.
Çünkü o ana kadar büyülenmiş gibiydim.
Gözüm sürekli yeni bir detay arıyordu.
Yeni bir pencere.
Yeni bir taş işçiliği.
Yeni bir hikâye...

Akşam yeniden Mardin'e döndük.
Bu kez hedefimiz sıra gecesiydi.
Açıkçası beklentim çok yüksek değildi.
Ama bazen en güzel sürprizler beklentisiz çıktığınız yollarda karşınıza çıkıyor.
Mezeler masaya geldiğinde, yöresel ezgiler yükselmeye başladığında, insanlar halaya durduğunda kendimizi bambaşka bir dünyanın içinde bulduk.
Muhammara, mütebbel, humus, içli köfte, kuru dolmalar...
Ardından Mardin'in meşhur kaburga dolması...
Sonra türküler...
Sonra halaylar...
Sonra yine türküler...
O gece fark ettim ki Mardin yalnızca görülen bir şehir değil.
Mardin yaşanan bir şehir.
Sabah sizi tarihiyle karşılıyor.
Öğlen kültürüyle sarıyor.
Akşam müziğiyle eğlendiriyor.
Gece ise sokaklarında kaybolmanıza izin veriyor.
Otelden çıkarken "Biraz dinlenelim" diyorduk.
Gece yarısı yine taş sokaklarda yürüyorduk.
Yorgunluğumuzu unutmuş, kendimizi şehrin ritmine bırakmıştık.
Çünkü bazı şehirler sizi misafir eder.
Mardin ise sizi hikâyesine dahil eder.
Ve inanıyorum ki bizim Mardin hikâyemiz henüz yeni başlıyor.
Çünkü ertesi gün gördüklerimiz, bambaşka bir yazının konusu olacak kadar güzeldi.





