KUBİLAY S. ÖZTÜRK
Pazar günü Burhaniye’de bir dereden akıp gelen çamurlu suların denize karışması üzerine oluşan tepkileri gördük. Geçen yıl yaşanan atıksu kanalı çökmesi de hatırlanınca, BASKİ anında “olağan şüpheli” ilan edildi. Sosyal medyada, internet basınında hemen hüküm verildi ve epeyce de yayıldı. Fakat durumun farklı olduğu kısa sürede aydınlatıldı, DSİ’nin yaptığı bir dere ıslahı çalışması nedeniyle farklı bir alana depolanmış olan suların toprak setini yıkarak dereye ve denize boşaldığını, kanalizasyon hattı ve altyapıyla bir alakası olmadığını belirtti BASKİ. Tatilciler de böylece rahat bir nefes aldılar. Ancak Körfez yerleşimlerinim altyapı sıkıntıları hala eski hassasiyetini koruyor, yılların ihmali var bu konuda.
İşin diğer yönü de akla geliyor ister istemez. Yapılan hata eğer BASKİ’den kaynaklansaydı okkalı bir ceza yazacak olan Çevre İl Müdürlüğü, acaba şimdi DSİ’ye ne diyecek? DSİ de malum Tarım Bakanlığı’na bağlı özel bütçeli bir kamu kuruluşu. “Ceza kesse ne olacak, sağ cepten çıkıp sol cebe mi girecek?” diye düşünebilirsiniz.
Doğrudur ama söz konusu Belediye veya BASKİ olunca ne değişiyor? Onlar da kamu hizmeti yapmıyorlar mı? Fakat zamanın ruhu farklı artık. “Onlar ve biz” devri yaşanıyor şimdi ve bunun yarattığı ayrımları her yerde görüyoruz, biz vatandaşlar bu ikili uygulama tarzının çeşitli sıkıntılarını her gün çekiyoruz. 23 Ağustos günü sadece Burhaniye değil, Altınkum, Akçay, Güre, Altınoluk, Gömeç, Ayvalık ve Körfez’in her sahilinden de ayrı bir çığlık gelmiyor muydu?
Denizde kirlilik, köpüklenme, keskin bir lağım kokusu her yerleşim alanını etkilemiyor muydu? Geçen yıl “Körfez kocaman bir lağım çukuruna döndü” diyorduk, bu sene gelinen nokta onu da aştı. “Tatil ve turizm cenneti Körfez” şimdi bu durumda ve çığlıklara Ankara hiç aldırmıyor. O nedenle Körfez sakinlerinin sinirleri iyice gerilmiş durumda. Zira birkaç hafta içinde tatilciler evlerini kapatıp şehirlerine geri dönecekler ama seneye geldiklerinde de hiçbir şeyin değişmediğini, hatta daha kötüye gittiğini görmekten korkuyorlar açıkçası.
***
Peki vatandaşları rahatlatacak bir kurum var mı? Yok. Çünkü yerel yönetimlere seçilenler, yukarıda ifade edilen ikili uygulama tarzı nedeniyle neyin ne olacağından, attıkları adımların sonuçlanıp sonuçlanmayacağından emin değiller. Bu nedenle de susmayı, işlemler bitmeden kesin laf etmemeyi tercih ediyorlar. Oysa vatandaşlar da diğer yandan Ankara’da her kapıya dert anlatıyor.
Fakat oradan adres olarak Büyükşehir Belediyesi gösteriliyor sadece. Bir taraf ayrıntılı açıklama yapmayıp, “uğraşıyoruz” demekle yetinip, diğer taraf da “seçimde söz vereni” işaret etmekle yetinince, vatandaş da kendisini sahipsiz ve ortada kalmış hissediyor. Sadece sivil toplum kuruluşları ve basın, toplayabildiği bilgi kırıntılarını birleştirip kamuoyunu aydınlatmaya çalışıyor. Söyleyebildikleri ise Edremit’te iki adet yeni tesis projesi için ÇED süreci tamamlanınca, hemen müşavirlik ihalesi yapılacağı, dış kredi için Cumhurbaşkanlığı onayının isteneceği. Bunlar yolunda giderse de temellerin yılsonuna doğru atılabileceği. Bu kadar. Gerisi ne olacak? Diğer yerleşim birimlerinin tesis ihtiyaçları, mevcutların modernize edilmesi de sağlanmazsa, “Temiz Körfez” hayal olur.
***
Bölge sakinleri ve yazlıkçı hemşerilerimiz bu konuya daha kapsamlı bakılmasını istiyorlar. Kendi ilçeleri ile Balıkesir’in ve Ankara’nın uyumlu bir çaba içinde olması gerektiğini görüyor ve yaşıyorlar. Körfez’in her yerinden “arıtma yatırımı” talebi gelirken Büyükşehir ne yapar, nasıl üstesinden gelir bu işin diye düşünüyor herkes. Bugün iktidar belediyeleri bile kaynak bulmaya uğraşıyor değil mi? İçeride kredi zor, dış kaynak bakıyor hepsi, başka türlü yeni yatırım mümkün değil.
Bakın Gaziantep tüm atıksu yatırımlarını bitirip, “şebekede kullanılan suyun %99’unu arıtıyor, tarımda tekrar kullanılmasını sağlıyoruz” diye övünüyor. Antalya 2019’dan bu yana 10 milyar TL yatırım yaptığını açıklıyor. Ankara “500 milyon dolarlık dış kredi onayı aldığını” açıklıyor, İzmir 35 milyar TL arıtma yatırımına başlıyor. Diğer Büyükşehir yönetimleri bunları yapabiliyorsa, Balıkesir neden yıllardır geride kalıyor? Körfez niye hala bu kadar kötü kokuyor, neden bu kadar kirli? Ankara mutlaka devreye girmek zorunda. Bir Master Plan mı veya Bütünleşik Stratejik Körfez Planı mı yapılacak, Edremit Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi mi ilan edilecek, öncelikli yatırım bölgesi olma kararı mı, yoksa bir özel yasa mı çıkartılacak, ne yapılması gerekiyorsa hemen yapılmalı.
***
Geçmişteki küçük belde belediyeleri ve 12 yıldan fazla süredir de Büyükşehir yönetimleri, sadece katlanarak büyüyen bir kirlilik yaratmadılar ki. Elbette alt yapı yetersiz ve mutlaka arıtma tesisleri tamamlanmalı. Fakat hangi nüfus öngörüsüne göre olacak bu? Yazlık konut inşaatları olanca hızıyla devam ederken, buna bir de konaklama tesisi yatırımları eklenirken, Balıkesir veya Ankara’da her sene yeniden Körfez’e altyapı yatırımları yapılacağına hangi siyasetçi söz verebilir? O durumda Körfez’in bir açmaza gireceği ve doğal denge, ekonomik sürdürülebilirlik, zeytin tarımı, su temini, ulaşım, enerji ve aklınıza gelebilecek her alanda tükeneceği açık değil mi? Nereye koşuyoruz? Bu gidişe bir sınır koymamız gerekmiyor mu?
***
Edremit’te mesela kayıtlı nüfus 176 bin. Fakat pandemi döneminden sonra ve doğal gaz da gelince kışın 400 bin, yazın 1 milyonun üzerinde bir nüfus yaşıyor burada. Var mı en yüksek nüfus çizgisine uygun altyapıyı yapmaya söz verebilecek birisi? Mümkün mü böyle bir şey?
Balıkesir’in en temel çevre sorunu su kirliliği değil mi zaten? Madencilik ve altın bir yandan, ikinci konut sahipliğinin kıyılarda aşırı artması diğer yandan, sularımızın tükenmesine ve daha da kötüsü kirlenmesine sebep oluyor. Geleceğe baktığımızda, ne yeni su kaynakları bulmanın, ne de kirlenen suları temizlemenin hiç de kolay olmayacağı ortada.
Üstelik Balıkesir’in o kadar gurur duyduğu tarımsal üretim kapasitesi de, milli geliri de Türkiye ortalamasının gerisinde kalıyor. Para olmayınca, belediyeler takviyesini gayrimenkul işinden sağlamaya yöneliyor, adeta emlakçı gibi çalışıyor. Zaten siyaset kurumu da uzun yıllardan beri kentsel rantın yeniden dağıtımı üzerinden gelişiyor. Bu nedenle de siyaset, bazı meslek gruplarının profesyonel ilgisinin odağı oluyor.
Siyaset profesyonelleştikçe, halkın katılımı da hikaye oluyor tabii. Vatandaş yönetime katılamıyor, asla özne olamıyor. Her şeyi bilen, her biri de kendine göre bir çeşit muktedir rolü oynamaya bayılan yerel yöneticiler elinde, mesela bir uzun vadeli atık su programı bile hazırlayamadan koşar adım yol alıyoruz. Sürekli inşaat ruhsatı dağıtılıyor ama o konutlara giren yeni insanların da her gün “sifonu çekecek” olması hesaba katılmıyor. “Olsun altyapı geriden gelir nasıl olsa” denilebilir mi? Gelmiyor işte.! Yazın ortalama 1 milyonu aşkın kişiyi misafir eden Edremit’in, bugün birbiriyle entegre bile olmayan 3 adet arıtma tesisi var ve toplam kapasitesi 270 bin kişi. Hesap ortada. Bu kapasite eksiğine karşılık gelen kişi sayısı kadar sıvı atığın nereye gittiği belli. Peki şu anda planlandığı ifade edilen iki tesis 2-3 yıl sonra bitince ne olacak? Toplam kapasite 760 bin kişiye çıkacak. Fakat o süre içinde belediyeler ve mütahhitler duracak mı? Toplam nüfus 3 yıl sonra kaça çıkmış olacak acaba?
***
Bu gidişin aktörlerinin, sonumuzu da görmesi gerekiyor. “Benim sürem 5 sene, sonra gelen düşünsün” diyen varsa, “senden önceki de aynen böyle düşünmüştü” diye uyarmak şart. Siyasetçi belediye başkanlarının kafasının arkasında neler olduğunu okumak zor. Bazı yaptıklarına bakınca, ekolojik yıkıma yol açacaklarını görüyorsunuz ama ekonomik yıkıma da sebep olacaklarını ilave etmek gerekiyor. Turizm ve konut imali derken zeytin tarımına zarar verdikleri gibi, şimdi de geri dönülmesi zor bir deniz kirliliğine sebep olduklarını her fırsatta hatırlatmak gerekiyor.
Bir de “kalkınma” diyorlar bu işe. İmar değişiklikleri en önemli konuları oluyor, ilçe belediyesi istiyor Büyükşehir onaylıyor. Büyükşehir’e kalsa binlerce dönümlük imar değişiklikleri daha yapacak. Şimdi daha bu iki tesisin temeli bile atılmamışken, bazı “uyanık” girişimcilerin otel, ticaret merkezi, konaklama tesisi yapmaya kalkmaları ziyadesiyle trajik. “Sizden başka uyanık yok mu?” diye sorası geliyor insanın. İşte bütün bu nedenlerle, yerel yönetimde gerçek ihtiyacın teknokrat başkanlar olduğunu artık yüksek sesle söylemek gerekiyor.
***
“İki tesis yaparız susar bunlar” değil mesele. Asıl olan Körfez’in sağlıklı geleceği. Anayasa 35. Madde “mülkiyet hakkını”, 57. Madde “konut hakkını” düzenliyor. Fakat bu maddeler “arsa veya arazin var ise istediğin gibi konut yap” da demiyor. İmar planlarına uygun olarak belediyelerin iznine bağlanmış konut inşası değil mi?
Oysa aynı Anayasa’nın 56. Maddesi “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını” da tanımlıyor. Üstelik bunu “hem bireylere tanınmış temel bir hak hem de devlet ile vatandaşlara yüklenmiş ortak bir ödev” olarak ifade ediyor. Bu nedenle, belediyelerin dağıttıkları inşaat izinlerini “adamın Anayasal hakkı” diye savunmaları hiç de doğru bir gerekçe değil.
Konuyu bütçe ve gelir üzerinden savunabilirler belki ama orada da temel dengelere karar verecek olan kişinin, halka da hesap vereceğini unutmaması gerekiyor değil mi? Dengeyi bu kadar bozup denizi kokutursanız, yarın konut satmak isteyenler de sıraya girerler. Körfez’den kaçış başlar, o çok milyonluk villa fiyatlar da dibe kadar iner. Ne yapacaksınız o zaman? Türkiye’de bunun nice örnekleri yaşanmadı mı?
***
Sonuçta yerel yönetimler, halkın katılım kanallarını açmak ve genişletmek zorundalar. Çünkü artık siyasetçi çıkıp da topluma “Bize oy verin, gerisini biz hallederiz” diyemez. Dese de etkili olamaz eskisi gibi. Hem çağ değişti, hem de bu günün gerçeği olan koku ve kirliliği yaşayıp da unutacak kimse çıkmaz artık. Sanmasın ki siyasetçiler, bu halk şaşkın, kararsız ve o nedenle de sesi çıkmıyor. Vatandaş sadece içinde bulunduğumuz özel dönemin farkında olduğu için efendice davranıyor. Tek neden bu. Kimse bunu istismar etmeye de kalkmasın.




