Kapadokya’yı bugüne kadar balonları, peri bacaları, yeraltı şehirleri, kaya kiliseleri ve vadileriyle tanıdık. Oysa bölgenin tepelerinde, turistlerin büyük bölümünün fark etmeden yanından geçtiği başka bir Kapadokya daha var.

Bu Kapadokya, taşlarla çizilmiş dev bir açık hava sanat galerisi.

Ve bu galerinin sanatçısı Andrew Rogers.


Images (24)-4


Bir sanat eseri değil, toprağın üzerine kurulmuş dev bir dünya

Rogers’ın projesinin adı “Rhythms of Life”, yani “Yaşamın Ritimleri”.

Sanatçı, 1998’de başlayan ve farklı ülkelerde devam eden bu küresel projede insanlık tarihinin ortak sembollerini, o coğrafyaların kültürlerinden seçtiği motiflerle dev ölçekli arazi çalışmalarına dönüştürdü.

Kapadokya ise bu projenin en dikkat çekici duraklarından biri oldu.

Buradaki çalışmalar 2007 yılında başladı. Proje 2009’da genişledi ve Türkiye’deki çalışmaların bir bölümü 2010 ve 2011 yıllarında tamamlandı. Kapadokya Jeoparkı, Karadağ’daki çalışmaları “Karadağ Jeoglifleri” olarak tanımlıyor ve Türkiye bölümünün 2007-2011 arasında tamamlandığını belirtiyor.

Rogers’ın kendi arşivinde ise Türkiye’deki eserler tarihleri, ölçüleri, kullanılan malzemeleri ve koordinatlarıyla tek tek kayıtlı.

Böylece Kapadokya’nın tepelerinde yalnızca tek bir heykel değil, birbirine yakın çok sayıda devasa çalışma ortaya çıktı.


0X0 Kapadokyanin Uzaydan Gorulen Heykelleri 1497415935284


Neden Kapadokya?

Bu sorunun cevabı aslında bölgenin kendisinde gizli.

Kapadokya, milyonlarca yıllık volkanik faaliyetlerin şekillendirdiği olağanüstü bir jeolojik coğrafya. Erciyes, Hasan Dağı ve çevredeki volkanik oluşumların bıraktığı tüf ve bazalt katmanları, zaman içinde rüzgâr ve suyun etkisiyle bugünkü vadileri ve kaya oluşumlarını meydana getirdi.

Rogers için burası yalnızca güzel bir manzara değildi.

Taşın, toprağın, insanlık tarihinin ve doğanın aynı yerde buluştuğu bir açık hava laboratuvarıydı.

Bu nedenle sanatçı, eserlerini doğadan kopuk bir müze salonuna yerleştirmek yerine doğrudan Kapadokya’nın arazisine yerleştirdi.

Üstelik kullanılan malzeme de bölgeyle uyumlu: volkanik kaya ve bazalt.

Kapadokya Jeoparkı’nın verilerine göre çalışmalarda yaklaşık 11 bin ton taş kullanıldı. Taşların oluşturduğu duvarların toplam uzunluğu yaklaşık 7 kilometreye ulaşıyor. Bazı monoblok bazalt sütunların ağırlığı ise 30 tona kadar çıkıyor. Projede bölge halkından yaklaşık 230 kişinin de emeği bulunuyor.

Bu nedenle buradaki sanat, sadece sanatçının atölyesinde üretip araziye getirdiği bir heykel değil.

Araziyle birlikte üretilmiş bir sanat.


Images (23)-3


Gökyüzünden bakmadan anlaşılmıyor

Kapadokya’daki Rogers eserlerinin en büyüleyici tarafı burada başlıyor.

Yerde yürürken dev taş duvarları, sütunları ve çizgileri görüyorsunuz.

Fakat yukarı çıktığınızda —özellikle balon, drone veya uydu görüntülerinde— şeklin bütünü ortaya çıkıyor.

Bir anda taş duvarlar bir ata, başka bir tepede kuşa, başka bir yerde aslana, hayat ağacına veya soyut bir forma dönüşüyor.

Bu yüzden eserler için “jeoglif” tanımı kullanılıyor.

Jeoglif, büyük ölçekli bir figürün veya sembolün doğrudan arazi üzerine oluşturulması anlamına geliyor.

Google Arts & Culture da Kapadokya’daki bu yapıların en iyi yukarıdan, hatta sıcak hava balonundan görülebildiğine dikkat çekiyor. En uzak çalışmalar arasındaki mesafenin yaklaşık 2,5 kilometre olduğu belirtiliyor.

Dolayısıyla Kapadokya’da balona bindiğinizde yalnızca peri bacalarını seyretmiyorsunuz.

Aşağıda, insan eliyle oluşturulmuş çağdaş bir sanat haritasını da görme ihtimaliniz var.


Kapadokya1


Kapadokya’nın atı: “The Gift”

Bu çalışmalar arasında belki de en kolay tanınanı “The Gift” – “Hediye”.

Eser 2007 tarihli.

Yaklaşık 60 metreye 60 metre ölçülerindeki çalışma volkanik kaya kullanılarak oluşturuldu. Andrew Rogers’ın kayıtlarında eserin koordinatları 38°41'14.56"N, 34°46'42.76"E olarak veriliyor.

Peki neden at?

Çünkü Rogers bu figürü, Kapadokya’da bulunan yaklaşık 6 bin yıllık bir kaya oymasından esinlenerek tasarladığını belirtiyor.

At, Kapadokya’nın eski toplumlarındaki önemli rolü simgeliyor.

Tarım, ulaşım ve savaş kültürü açısından atın taşıdığı tarihsel anlam, Rogers’ın çağdaş yorumunda dev bir arazi figürüne dönüşüyor.

Böylece 6 bin yıllık bir sembol ile 21. yüzyıl sanatının dili aynı arazide buluşuyor.

Bu yönüyle “The Gift”, Kapadokya’daki projenin en güzel özeti gibi:

Geçmişten alınan bir sembol, çağdaş sanatla yeniden toprağa yazılıyor.


Images (22)-3


“Rhythms of Life”: Hayatın değişken ritmi

Projenin adını taşıyan “Rhythms of Life” ise 2007 tarihli.

Yaklaşık 100 metre uzunluğunda ve 90 metre genişliğinde olan eser, yine volkanik kaya kullanılarak oluşturuldu.

Rogers bu çalışmada şekil ve çizgilerin yan yana gelişini, hayatın öngörülemeyen yolculuğuna bağlıyor.

Başka bir ifadeyle bu eser belirli bir hayvanı ya da tarihi nesneyi anlatmaktan çok, hayatın değişkenliğini temsil ediyor.

Yukarıdan bakıldığında birbirini takip eden çizgiler ve kıvrımlar, Kapadokya arazisinin doğal hareketleriyle adeta birleşiyor.


“Grind”: Bir değirmen taşının hikâyesi

2009 tarihli “Grind”, 100 metreye 100 metrelik dev bir arazi çalışması.

Bu eserin ilham kaynağı ise çok daha yerel:

Göreme'nin yaşlılarına ait eski bir değirmen taşı.

Rogers, günlük yaşamın sıradan bir nesnesini dev bir çağdaş sanat formuna dönüştürüyor.

Bu yaklaşım, projenin en önemli özelliklerinden birini ortaya koyuyor:

Sanatçı Kapadokya'ya kendi sembollerini dayatmıyor; bölgenin geçmişinden aldığı izleri çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumluyor.


Hayat Ağacı


“Sustenance”: Hayat ağacı

Bir başka çalışma olan “Sustenance”, yani “Beslenme/Yaşamı Sürdürme”, 2009 tarihli.

Yaklaşık 100 metreye 100 metre ölçülerindeki eser, hurma ağacı motifinden yararlanıyor.

Rogers'ın açıklamasına göre motif, Kayseri-Talas yolu üzerindeki 13. yüzyıla ait bir kraliyet mezarında bulunan tasvirden esinleniyor.

Buradaki ağaç yalnızca bir bitki değil.

Yaşam, süreklilik ve beslenme fikrinin sembolü olarak kullanılıyor.


Images (20)-3


“Siren”: İnsan başlı kuş

Kapadokya'nın en gizemli figürlerinden biri ise “Siren”.

2009 tarihli eser yaklaşık 100 metreye 69 metre boyutlarında.

Rogers'ın açıklamasına göre figür, insan başı ve kuş gövdesinden oluşuyor.

Bu formun kaynağı şamanistik inançlar.

Kuş-insan figürlerinin insanların yeraltı dünyasına ve gökyüzüne yaptığı yolculuklara eşlik ettiğine ilişkin inançlardan yararlanılmış.

Böylece eser, Kapadokya'nın tarihsel coğrafyasını doğrudan kopyalamak yerine daha evrensel bir sembol üzerinden yorumluyor.


“Strength”: Çift gövdeli aslan

Bir başka çarpıcı figür “Strength” – “Güç”.

2009 tarihli eser yaklaşık 50 metreye 100 metre ölçülerinde.

Figürün kaynağı ise Aksaray'ın Sultanhanı ilçesinde bulunan bir görüntü.

Rogers burada tek başlı, çift gövdeli aslan motifini kullanıyor.

Aslanın seçilmesi tesadüf değil.

Güç, koruma ve iktidar gibi kavramlar, Anadolu'nun tarihsel sanatında aslan figürünün taşıdığı anlamlarla birleşiyor.

Eserin taş duvarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 830 metre.


Images (21)-3


“Time and Space”: Zaman ve Mekân

Parkın adını da veren en etkileyici çalışmalardan biri “Time and Space”.

Bu kez yerde çizilmiş dev bir hayvan figürü değil, gökyüzüne doğru yükselen 12 bazalt sütun var.

Rogers, sütunların hem yüksekliklerinde hem de aralarındaki mesafelerde Fibonacci dizisinin matematiksel düzeninden yararlanıyor.

Çalışmanın ölçüleri yaklaşık 24 metre uzunluk, 16 metre genişlik ve 5,3 metre yükseklik.

Burada sanat, tarihsel sembollerden matematiğe geçiyor.

Doğanın düzeni, insanın ölçme isteği ve zaman kavramı aynı kompozisyonda buluşuyor.


“Yesterday, Today, Tomorrow”

Bir diğer çalışma ise doğrudan zaman kavramını sorguluyor:

“Yesterday, Today, Tomorrow” – “Dün, Bugün, Yarın”.

2009 tarihli eserde yaklaşık 6 metre yüksekliğinde taşlar, bir üçgen form ve çevresindeki taş çemberle bir araya geliyor.

Mesajı ise son derece yalın:

Hayat devam ediyor.

Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden kopuk üç dönem değil; aynı döngünün parçaları olarak düşünülüyor.


Kapadokya-1


“Predicting the Past”: Geçmişi öngörmek mümkün mü?

İsmi bile bir soru taşıyor:

“Predicting the Past” – “Geçmişi Öngörmek”.

Bir kemer formu üzerine kurulu eser, Rogers'ın ifadesiyle geçmiş ile gelecek arasındaki farkı sorguluyor.

Kemer, bir taraftan geçmişin mimari izlerini hatırlatırken diğer taraftan geleceğe açılan bir geçit gibi düşünülebilir.

Kapadokya gibi binlerce yıllık medeniyetlerin üst üste yaşadığı bir coğrafyada bu fikir daha da güçlü hale geliyor.


“A Day on Earth”: Kapadokya'nın en büyük yapılarından biri

Rogers'ın Türkiye'deki çalışmalarının en büyüklerinden biri “A Day on Earth”.

Bazalt ve volkanik kaya kullanılan eser yaklaşık 31,5 metre uzunluğunda, 51 metre genişliğinde ve 19,5 metre yüksekliğinde.

Sanatçının kayıtlarında bu yapının “Time and Space” parkındaki en büyük yapılardan biri olduğu belirtiliyor.

Bu çalışma aynı zamanda projenin zaman içinde nasıl geliştiğini de gösteriyor.

2011 yılında yıldırım düşmesi sonucunda yapının yaklaşık 9 metre yüksekliğindeki kemerinin üst bölümü yıkılmış ve ortaya bir çeşit “çağdaş harabe” çıkmıştı.

Rogers daha sonra Kapadokya'ya dönerek yapıyı yeniden ele aldı ve daha büyük bir bazalt kemer oluşturdu.

Burada sanat eseri artık yalnızca sanatçının yaptığı şey değil; doğa olayının müdahalesini de bünyesine alan yaşayan bir yapı haline geliyor.


Kapadokya (2)


Proje 2010'da bitmedi

Kapadokya'daki Rogers eserleri anlatılırken sık yapılan bir hata, bütün çalışmaların 2007-2009 arasında tamamlandığını söylemek.

Aslında proje daha uzun bir zaman dilimine yayılıyor.

Rogers'ın resmi arşivinde 2010 tarihli “Listen” ve “Sentinels”, 2011 tarihli “Presence” de Türkiye bölümünde yer alıyor.

“Listen”, doğal kayaya oyulmuş bir amfitiyatro ve 15 metre yüksekliğinde bazalt kemerden oluşuyor.

Sanatçının bu çalışmaya verdiği anlam ise son derece şiirsel:

“Toprağın sessizliğini dinlemek.”

“Sentinels” ise 6 metre yüksekliğinde sekiz bazalt sütundan oluşuyor ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu simgeliyor.

2011 tarihli “Presence” ise 24 bazalt sütundan meydana geliyor ve yaklaşık 2,5 kilometrelik Time and Space land art parkı içerisinde bulunuyor.


11 bin ton taş nasıl bir sanat eserine dönüştü?

Bu sorunun cevabı, projenin ölçeğini anlamak açısından önemli.

Kapadokya'daki çalışmalar için yaklaşık 11 bin ton taş kullanıldı.

Yaklaşık 7 kilometrelik taş duvarlar oluşturuldu.

Bazı taş bloklar 30 tona kadar ulaştı.

Ve bütün bu çalışma, yalnızca sanatçının ve ekibinin değil, bölge halkının da katılımıyla gerçekleştirildi.

Kapadokya Jeoparkı'nın verdiği bilgiye göre projede yaklaşık 230 yerel kişi görev aldı. Taşların taşınmasından duvarların örülmesine, zeminin hazırlanmasından bazalt sütunların dikilmesine kadar farklı aşamalarda yerel emek kullanıldı.

Bu nedenle Rogers'ın Kapadokya projesi aynı zamanda yerel halk ile uluslararası çağdaş sanatın buluşması olarak da okunabilir.


Andrew Rogers kimdir?

Andrew Rogers, 1947 doğumlu Avustralyalı bir çağdaş heykeltıraş ve arazi sanatçısıdır.

Uluslararası ölçekte tanınan sanatçının eserleri dünyanın farklı bölgelerinde sergilendi ve çok sayıda kamu ve özel koleksiyonda yer aldı.

Rogers'ın sanat anlayışında ölçek önemli bir yere sahip.

Bir galeriye sığacak heykel yerine kimi zaman dağları, tepeleri ve çölleri sanat eserinin kendisine dönüştürüyor.

Sanatçının “Rhythms of Life” projesi de bu anlayışın en büyük örneklerinden.

Rogers'ın kendi ifadesiyle sanatındaki temel meselelerden biri, malzemeleri yeni biçimlerde kullanarak onlara daha önce görülmemiş biçimde anlam ve form kazandırmak.


Kapadokya2


Dünyanın dört bir yanına yayılan “Yaşamın Ritimleri”

Kapadokya bu projenin tek adresi değil.

“Rhythms of Life” farklı kıtalarda ve farklı kültürlerin yaşadığı coğrafyalarda uygulandı.

İsrail, Şili, Sri Lanka, Avustralya, Çin, İzlanda, Hindistan, Türkiye, ABD, Kenya, Antarktika ve Namibya gibi çok farklı bölgeler projede yer aldı.

Kapadokya'daki eserlerin özelliği ise Anadolu'nun tarihsel ve kültürel sembollerinden beslenmesi.

Yani aynı sanat projesi farklı ülkelerde farklı bir “yerel hafıza” ile yeniden şekilleniyor.

Kapadokya'da at, aslan, hayat ağacı, şamanistik kuş figürü, değirmen taşı ve Anadolu'nun tarihsel sembolleri öne çıkarken başka coğrafyalarda farklı kültürel referanslar kullanılıyor.


Peki bu eserler gerçekten uzaydan görülebiliyor mu?

Bu ifade biraz dikkatli kullanılmalı.

Eserlerin Google Earth ve uydu görüntülerinde açık biçimde seçilebilmesi, onların olağanüstü büyüklüğünü ortaya koyuyor.

“Uzaydan görülen heykeller” ifadesi bu nedenle yaygın biçimde kullanılıyor.

Ancak seyahat açısından daha etkileyici olan gerçek şu:

Bir sıcak hava balonundan baktığınızda bu eserlerin ne olduğu çok daha iyi anlaşılıyor.

Çünkü yerde yalnızca taş duvar olarak gördüğünüz şekiller, yukarıdan bir anda dev bir çizime dönüşüyor.

Bu nedenle Rogers'ın Kapadokya eserleri için en iyi seyir noktası yalnızca bir tepenin zirvesi değil.

Yükseklik.

Balon, hava aracı, uygun bir yüksek nokta veya üstten çekilmiş drone görüntüsü, eserin gerçek kompozisyonunu ortaya çıkarıyor. Google Arts & Culture da çalışmaların yukarıdan, özellikle sıcak hava balonundan daha iyi algılanabildiğini belirtiyor.


Kapadokya3


Bu eserleri görmek için Kapadokya'ya gidenler ne yapmalı?

Karadağ'daki eserler, Göreme'nin klasik turizm rotalarının biraz dışında kalıyor.

Kapadokya Jeoparkı'nın tanımına göre bölge, Nevşehir–Avanos yolu üzerindeki Karadağ yamaçlarında bulunuyor.

Bu nedenle burası, Göreme Açık Hava Müzesi gibi doğrudan yoğun ziyaretçi akışının olduğu klasik bir ören yeri deneyimi sunmuyor.

Burası daha çok:

“Haritada yerini bul, araziye çık, yürüyerek keşfet ve yukarıdan bütünü gör” türünde bir deneyim.

Arazi koşulları nedeniyle ziyaret öncesinde yerel rehberlerden ve güncel bölgesel kaynaklardan ulaşım ve yürüyüş koşullarının öğrenilmesi önemli.

Çünkü bu eserlerin asıl güzelliği, bir müze salonunda önlerine tabela konularak anlatılmalarında değil; Kapadokya arazisiyle birlikte görülmelerinde.


Bir balon yolculuğundan daha fazlası

Kapadokya'da sıcak hava balonuna binenlerin çoğu gözünü peri bacalarından ayırmıyor.

Oysa aşağıya biraz daha dikkatli bakıldığında başka şekiller beliriyor.

Bir at.

Bir kuş.

Bir aslan.

Bir ağaç.

Bir çember.

Taş sütunlar.

Kemerler.

Geometrik düzenler...

Ve sonra insan şu soruyu soruyor:

“Bunlar gerçekten burada mıydı?”

Cevap:

Hayır.

Ama bazıları için ilham kaynağı binlerce yıl önce bu topraklarda vardı.

Rogers'ın yaptığı şey, o eski sembolleri çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumlamak oldu.


Kapadokya4


Kapadokya'nın görünmeyen yüzü

Kapadokya'nın en büyük özelliği, geçmişle bugünü aynı manzarada buluşturabilmesi.

Bir vadinin içinde milyonlarca yıllık jeolojik oluşumlar bulunuyor.

Bir kayanın içinde binlerce yıllık insan izleri var.

Bir başka noktada Bizans döneminden kalma kiliseler karşınıza çıkıyor.

Ve aynı coğrafyada, 2007'den itibaren çağdaş bir Avustralyalı sanatçı toprağa dev semboller işliyor.

Bu nedenle Andrew Rogers'ın eserleri Kapadokya'da yalnızca “modern heykeller” olarak görülmemeli.

Onlar, geçmişin sembolleriyle bugünün sanatının aynı arazi üzerinde yaptığı bir konuşma.

Belki de bu yüzden Karadağ'a bakarken yalnızca bir sanat eserine bakmıyorsunuz.

İnsanlığın toprağa bıraktığı izlerin devamına bakıyorsunuz.

Ve Kapadokya'nın gökyüzünden görünen bu dev çizimleri, bölgenin peri bacaları kadar etkileyici ama hâlâ yeterince keşfedilmemiş sırlarından biri olarak karşımızda duruyor.


Yola çıkmadan önce

Andrew Rogers'ın Türkiye'deki eserlerinin isimleri ve koordinatları sanatçının resmi arşivinde tek tek yayımlanıyor. Örneğin The Gift, Rhythms of Life, Grind, Sustenance, Siren, Strength, Time and Space, Yesterday Today Tomorrow, Predicting the Past, Listen, Sentinels, A Day on Earth ve Presence burada listeleniyor.

Bu nedenle Kapadokya seyahatini yalnızca “Göreme–Uçhisar–Avanos” üçgeninde düşünmek yerine, Karadağ jeogliflerini de rotaya eklemek, bölgenin çağdaş sanatla kurduğu ilişkiyi görmek isteyenler için bambaşka bir deneyim sunabilir.

Çünkü Kapadokya'nın bazı hikâyeleri yere bakınca değil, gökyüzüne çıkınca okunuyor.

Muhabir: KEVSER YOLDAŞ