Dünya zor bir dönemden geçiyor. Artık savaşlar sadece cephede değil, ekonomiler üzerinden de yürütülüyor. Son iki yılda küresel ekonomide büyüme oranları ciddi şekilde yavaşladı. Uluslararası raporlara göre dünya büyümesi yüzde 6 seviyelerinden yüzde 2–3 bandına gerilemiş durumda. Aynı dönemde birçok ülkede enflasyon çift hanelere çıktı. Ortaya çıkan tablo net: stagflasyon, yani ekonomik durgunluk ile yüksek enflasyonun aynı anda yaşanması. Bu, ekonomi yönetimi açısından en zor senaryodur. Çünkü faiz artırırsınız, enflasyon düşer ama ekonomi durur; faiz düşürürsünüz, ekonomi canlanır ama enflasyon artar. Türkiye de bu küresel sıkışmanın tam ortasında yer alıyor.
⸻
Türkiye’nin ekonomik gerçeğine bakacak olursak, son yıllarda enflasyon uzun süre yüzde 50–70 bandında seyretmiş, gıda enflasyonu dönem dönem yüzde 70’in üzerine çıkmış, kiralarda büyük şehirlerde yüzde 100’e yaklaşan artışlar görülmüş ve alım gücü ciddi şekilde daralmıştır. Buna karşılık büyüme devam etse bile, vatandaşın hissettiği refah aynı oranda artmamıştır. İşte tam bu noktada ekonomi sadece rakam değil, psikoloji meselesi haline gelir.
⸻
Ekonomik baskının olduğu bir dönemde devletin attığı her adım daha hassas değerlendirilir. Son dönemde yaşanan bazı uygulamalar, APP plaka tartışmaları, araç içi ekipmanlara yönelik sert denetimler ve esnafa gönderilen maliye yazıları gibi tek başına küçük görülebilir. Ancak ekonomik sıkışma döneminde bu tür uygulamaların etkisi katlanır. Çünkü vatandaş zaten zor durumda; üzerine gelen her yeni yük, algıyı “Devlet beni destekliyor mu, yoksa zorluyor mu?” noktasına taşır. Yapılan araştırmalar ekonomik kriz dönemlerinde toplumların en büyük hassasiyetinin adalet ve kolaylık beklentisi olduğunu gösteriyor.
⸻
Cumhurbaşkanının müdahaleleri kritik denge unsuru oluşturuyor. Bazı uygulamalarda son aşamada Cumhurbaşkanının devreye girerek süreci düzeltmesi, toplum tepkisinin dikkate alındığını, yanlış uygulamaların geri çekilebildiğini ve siyasi refleksin hâlâ güçlü olduğunu göstermektedir. Bu müdahaleler sistemin tamamen kopmadığını ve denge mekanizmasının çalıştığını ortaya koyar. Ancak aynı zamanda şu soruyu da doğurur: Bu müdahalelere neden ihtiyaç duyuluyor?
⸻
Tekrarlayan hatalar artık sadece “hata” olarak açıklanamaz. Sahada sürekli tekrar eden uygulamalar üç temel ihtimali ortaya koyuyor. Birincisi, bürokratik kopukluk olabilir; karar vericiler ile toplum arasındaki mesafe açılmış olabilir. İkincisi, aşırı regülasyon eğilimi vardır; devletin kontrol etme refleksi, kolaylaştırma işlevinin önüne geçiyor olabilir. Üçüncüsü, sonuç üreten hatalar söz konusudur; niyet ne olursa olsun ortaya çıkan tablo siyasi maliyet üretiyor. Ve siyasette önemli olan niyet değil, sonuçtur.
⸻
Seçim dinamikleri ve gerçekliğe bakacak olursak, normal şartlarda seçim 2028’de. Ancak Türkiye’de seçimler sadece takvime bağlı değildir. Ekonomik veriler ve toplumsal eğilimler, enflasyon yüksek kaldıkça siyasi baskının arttığını, alım gücü düştükçe seçmen davranışının değiştiğini ve güven algısı zayıfladıkça erken seçim beklentisinin güçlendiğini gösteriyor. Geçmiş seçimlerde ekonomik dalgalanmaların seçim takvimini etkilediği görülmektedir. Bu nedenle önümüzdeki 1–2 yıl, sadece ekonomik değil, siyasi açıdan da belirleyici olacaktır.
⸻
Asıl mesele güven ekonomisidir. Bugün Türkiye’nin en kritik ihtiyacı sadece büyüme değil, güven üretmektir. Çünkü yatırım güvenle gelir, tüketim güvenle artar ve siyasi istikrar güvenle korunur. Vatandaşın beklentisi çok açıktır; daha öngörülebilir bir sistem, daha adil uygulamalar ve daha sade bir günlük hayat.
⸻
Türkiye bugün bir kriz değil, ince ayar dönemindedir. Küresel şartlar zor, ekonomik baskı yüksek ve toplum hassastır. Bu ortamda küçük hatalar büyür, küçük dokunuşlar ise büyük fark yaratır. Cumhurbaşkanının zamanında yaptığı müdahaleler büyük riskleri bertaraf etmektedir. Ancak kalıcı başarı, müdahale eden bir sistem değil, doğru çalışan bir sistem kurmakla mümkündür. Ve unutulmamalıdır ki siyasette kaderi belirleyen büyük kırılmalar değil, küçük hataların birikimidir.





