Mevsimler döndü ve bir bahar mevsimi daha kendisini hissettiriyor. Doğanın en güzel ağaçlarından biri olan ıhlamurlar da uyandılar. Gölgeleri ile insanlara serinlik veren bu güzelim ağaçlar, kalp şeklindeki yapraklarını giderek sıklaştırıp, gölgelerini yoğunlaştırıp, yeşilin kendine has tonlarına büründürüken, şifalı çiçeklerini açmaya, baş döndürücü kokularını etrafa saçmaya hazırlanıyor.
Ihlamur ağaçlarının, çiçeklerini Mayıs ayı sonundan Ağustos ayına kadar süren zaman aralığında açtığı biliniyor. Ihlamur çiçekleri olgunlaşıp açıldığında ise en güzel kokularını sabahın erken saatlerinde ve akşam üzerlerinde yayıyor. Bu hoş kokular, baharın sabah ve akşam saatlerinin serinliği ile birleşince ise daha da etkileyici bir hal alıyor.
BALİKESİRDE DE OLSAYDI ÇOKÇA IHLAMUR AĞACI
Fakat ne yazık ki, bu ağaçlar Balıkesir şehir merkezinde pek yaygın degil. Oysa Istanbul, bu konuda köklü bir geleneğe sahip. Örneğin ıhlamur, İstanbul'da bir semtin adıdır. Kaynaklar, Ihlamur semtini, "Beşiktaş ilçesinde yer alan, tarihi dokusu ve yeşil alanlarıyla bilinen merkezi bir semttir. Semt, adını bölgedeki yoğun ıhlamur ağaçlarından ve Osmanlı padişahlarının dinlenme mekanlarından biri olan tarihi Ihlamur Kasrı'ndan alır." diye tanımlıyor.
Latince adı 'Tilia' olan bu doğa harikası ağaçlar, serin gölgelerini, hoş kokulu, şifalı çiçeklerini insanlığa sunmakla kalmıyor. Bin yıla varan ömründe 25-30 metreye kadar boy atıyor ve işlenmeye uygun keresteleri ile müzik aletleri oluyor, ahşap oyma işlerine de dönüşüyor.
IHLAMUR KOKULARI, ŞAİR NAZIM'IN DA
BAŞINI DÖNDÜRMÜŞ BİR ZAMAN...
Büyük Şair Nazım Hikmet'in de başını döndürüp, ona ilham vermiş ıhlamur kokuları. Nazım, gurbet yıllarında Bulgaristan'nın başkenti Sofya'da, -belli ki ıhlamur ağaçları boldur- sehri ıhlamur çiçeklerinin kokusu sarmıştır. Nazım'ın şair ruhu etkilenir. Eşi Münevver'e şu şiiri yazar. Şiiri de ıhlamur kokar:
SOFYA'DA
Sofya’ya bir bahar günü girdim şekerim. Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.
Dünyayı sensiz dolaşıyorum,
böyleymiş kaderim elden ne gelir…
Sofya’da ağaç, duvardan önce, duvardan güzel.
Sofya’da ağaçla insan karışmış birbirine,
Ve kavak, nerdeyse odaya girip
kırmızı kilime oturacak…
Sofya şehri, büyük mü?
Şehirler gülüm, caddeleriyle değil,
anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor,
Sofya büyük bir şehir…
Burda akşam deyince dökülüyor sokağa millet,
çoluğu çocuğu, genci ihtiyarı,
bir gülüşme, bir uğultu, bir gürültü, bir kıyamet,
bir aşağı, bir yukarı,
yan yana, kol kola, el ele…
İstanbul’da Şehzadebaşı’nda ramazan geceleri
-Sen o devre yetişmedin Münevver-
piyasa edilirdi tıpkı böyle.
Yok… Geçti o geceler…
Şimdi İstanbul’da olsam
aklıma mı gelirdi onları aramak?
Ama İstanbul’dan uzak
her şeyini arıyorum.
Üsküdar Cezaevi’nin görüşme yerini bile…
Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihamur kokuyor doğduğun şehir.
Bilmediğin gibi ağırladı beni hemşerilerin.
Doğduğun şehir kardeş evim bugün.
Ama kendi evin, kardeş evinde bile unutulmuyor.
Şu gurbetlik zor zanaat zor…
(Nazım Hikmet
24 Mayıs 1957, Varna)






