Rumi 1338 Miladi 1922: Mustafa Kemal, Dumlupınar'da Meçhul Asker Anıtı'nın temel atma töreninde konuşmaktadır...

30 Agustos Meydan Muharebesi'ni Mustafa Kemal Atatürk bizzat anlatıyor.

Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış, elinden silahları alınmış, ordusu terhis edilmiş Osmanlı İmparatorluğu artık yoktur. 1918 yılında Anadolu, Batılı emperyalist ülkeler tarafindan işgal edilmektedir. Bu duruma karşı yer yer direnişler başlamıştır. Bir kısım silahlar ise Anadolu'nun içerisine kaçırılıp saklanmıştır.
15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu da İzmir'i İşgal eder.


Mustafa Kemal, işgale karşı direnişi ve kurtuluşu örgütlemek için Anadolu'ya geçer ve 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a çıkar. Bu büyük mücadele 30 Ağustos 1922 tarihinde, tam 104 yıl önce doruğa ulaşır. Mustafa Kemal, Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen, "Kurtuluşun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun müjdesi" olarak tanımladığı savaş günlerini ve anlamını Büyük Zaferin 2. Yıl Dönümünde, tam da savaşın geçtiği Dumlupınar'da yaptığı konuşmasında bütün canlılığı ile anlatır. Meçhul Asker Anıtı'nın temelinin atıldığı gün yaptığı o uzun, tarihi konuşmasının bazı paragraflarlarında şu cümleleri kurar:


"......Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tarsin olundu (sağlamlaştırıldı). Hayat-ı ebediyesi burada tetvic olundu (taçlandırıldı). Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden (uçuşan) şehit ruhları devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdır......"

"........Efendiler, kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve kabil-i istihsal menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur...."

".......Efendiler!
Asırlardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir, fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selamet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz......"


* Beş gün beş gece süren büyük mücadele!

Mustafa Kemal Meçhul Asker Anıtı'nın temel atma töreninde 30 Ağustos Zaferinin safhalarını anlatıyor:

Efendiler!
Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa Hazretlerinin verdiği kıymetli izahatla burada hazır olanlar, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi'nin ve netice-i katiye veren 30 Ağustos muharebesinin suret-i cereyanı hakkında bir fikr-i icmal edinmişlerdir. Beş gün bilâ-fasıla geceye gündüzlü devam eden en büyük meydan muharebesinin mahiyet-i hakikiyesi bugün verilen tafsilattan ziyade, yarın tarihin hakemleri erbab-ı tetebbuun tetkik ve muhakemeleri okunduğu zaman daha bariz, daha şümullü bir surette anlaşılacaktır.

Mustafa Kemal, konuşmasında savaş şartlarında, işgal altında kurulan Meclis'in, dolayısıyla Türk Milletinin kendisine güvenerek verdiği Başkomutanlık görevinden duyduğu mutluluğu, "hissettiğim bahtiyarlığı ifade edemem." diyerek dile getiriyor. Muharebeyi safha safha anlatıyor.


0C0C4Ca8 30Cf 4A91 B47A 8A0C5B1F72Be


*Yıl 1922, Ağustos'un 30. Günü.

Efendiler! Tıpkı bugün gibi 38 senesi (Rumi 1338 miladi 1922) Ağustos'un 30'uncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu
üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. Fırkamız, şu karşıki tepelerde muharebeye mecbur edilen düşman kuva-yi asliyesine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çalköyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren saikin ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim.


*Yunan ordusu kuşatılmak üzeredir.

29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey, son raporu Mustafa Kemal'e ulaştırır: "Karahisar'da Belediye Dairesi'ndeki odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey'in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki ordularımız düşman kuva-yi mühimmesini şimalden, cenuptan, garptan ihataya (kusatmaya)müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı.


* Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalarla birlikte son durumu değerlendirir.

"Derhal Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız!" dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir daha mütalaa ettik ve katiyetle hükmettik ki Türk'ün hakiki halas (kurtuluş) güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşasıyla tulu edecektir (doğacaktır).

Fevzi Paşa Hazretlerinden, bizzat Altıntaş ve cenubundan hareket eden İkinci Ordumuzun ve bunun daha garbında bulunan Süvari Kolordumuzun nezdine giderek tasavvurumuza göre harekâtı tanzim buyurmasını kendilerinden rica ettim.
Dördüncü Kolordusu ile istihdaf ettiğimiz düşman kısm-ı küllisini cenuptan takip eden Birinci Ordu Karargâhı'na da ben bizzat gidecektim.


* İsmet İnönü karargahta kalır

İsmet Paşa'nın karargâhta kalıp vaziyet-i umumiyeyi idare etmesini münasip gördüm. Fevzi Paşa Hazretleri şimale hareket ederken ben de otomobil ile şimendifer güzergâhını takiben garba hareket ettim. Akçaşar'da Birinci Ordu Karargâhı'na saat 9'dan evvel idi ki vasıl olmuştum. Ordu kumandanına bir taraftan cephenin tahrirî emri tevdî olunurken ben de kendisine şifahen vaziyeti izah ettim ve Dördüncü Kolordu'nun tekmil fırkalarıyla sürat ve şiddetle işte bu köyün, Çalköyü'nün garbındaki düşman kısım-ı küllisini ihata edecek surette muharebeye mecbur etmesini emrettim. Ve ilave ettim ki düşman ordusu behemehal imha olunacaktır.


* Yunanlı subay emri duyunca baygınlık geçirir.

Bu safha da Yunan Orduları Komutanı General Trikopis ve ordusu Türk askerleri tarafından kuşatılmak üzeredir. Mustafa Kemal Birinci Ordu Karargâhındaki esir Yunan subayları ile de görüşür:

"Ordu kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Kumandanı Kemalettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu tebliğ etti. Bir müddet bu karargâhta kaldım. Mütemadiyen gelen muhtelif rütbedeki esir zabitanla görüştüm. Bunlardan biri erkân-ı harp zabiti idi.

Zavallı verdiği malumat meyanında istemeyerek başkumandan vazifesini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Kumandanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu ifade etmiş oldu. Derhal yanımda bulunan ordu kumandanına "Kemalettin Paşa’yı bulunuz. Bizzat Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini behemehal esir etmesini söyleyiniz" dedim.

Bu emir derakap telefonla tebliğ olundu. Zavallı esir zabit, benim bu emrimi işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım. Muharebe vaziyetini gözümle görmek benim için mukavemetsiz bir ihtiyaç oldu. Ordu kumandanını da beraber alarak Dördüncü Kolordu kumandanının tarassut için bulunduğu şu istikametteki bir tepeye geldik (Arpalık civarında).


* Mustafa Kemal, ateş hattına gider.

Çalköyü garbında ve şimalinde patlayan topların tarakalarını işitiyordum. Oradan vaziyeti dürbün ile tetkike uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kati bir lüzum ve ihtiyaç hissediyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. "Oraya gitmek lazımdır ve buyurun gidelim" dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola dahil olduk. Ara sıra güzergâhımızın soluna düşman mermileri düşüyordu. Dördüncü Kolordu’nun fırkaları şarktan garba güzergâhımızı katederek seri hatvelerle ilerliyorlardı. Biraz evvel dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen ihata etmek ve düşmanın muannidane müdafaa ettiği muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla dahil olarak netice-i katiye almak elzemdi.

Bunun için bütün kıtaatın azami fedakârlıkla ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta mesturiyete bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu nokta-i nazarlarımı anlar anlamaz derhal ve en asabi bir surette faaliyete geçtiler. Maatteessüf şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir süvari zabitine birkaç kelime not ettirerek düşman mevzilerini şimalden saran İkinci Ordu’ya gönderdim. Ve şifahen burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim.

Bu zabit vazifesini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek malumat da vermişti. On Birinci Fırka’nın kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevziine ilerliyordu. Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa cenuptan ve garptan düşmana saldırdığı diğer fırkalarına yeniden yeniye teşdit ve tesri-i harekât için emirlerini isal ediyordu. İkinci Ordu’nun 16. ve 65. fırkaları düşmanla ciddi muharebeye girişiyorlar, diğer fırkaları da ihata dairesini darlaştırıyorlardı. Bunları görüyordum. Süvari kolumuzun daha garptan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren süvari zabiti söylemişti.


* "Düşman komutanının çırpınışını görüyor gibiydim."

Arkadaşlar! Saat ilerledikçe gözlerimin önünde inkişaf eden manzara şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinin de büyük bir heyecan ve helecan vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü hassa kalmamıştı. Bu ovadan, şimalden ve cenuptan birbirini velyeden avcı hatlarımızın, guruba yaklaşan güneşin son şuaatıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevaziini saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fasılasız ve amansız ateşleri düşman mevaziini, içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş mağribe yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu.
Bir an sonra cihanda büyük bir inhidam (yıkım) olacaktı. Ve beklediğimiz halas (kurtuluş) güneşinin tulu (yükselmesi) edebilmesi için bu inhidam lazımdı.
Zulmetler içinde inhidam vuku bulmalı idi. Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk süngüleri, düşman dolu o sırtlara hücum ettiler.

Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Kâmilen mahvolmuş, perişan bir bakiyetü’s-süyuf (kılıçtan kurtulanlar) kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi pür havf ve lerzan, bîşekil bir kitle, acayip bir halita halinde firar için fürce arıyordu. Artık gecenin koyulaşan zulmeti neticeyi gözle görmek için güneşin tekrar şarktan tuluuna intizarı zaruri kılıyordu.
* Mustafa Kemal, savaş alanının halinden duydugu üzüntüyü ifade eder.


Efendiler!
Ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna mukabil hasım ordusunun duçar edildiği felaketin dehşeti beni çok mütehassis etti. karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün mahfuz ve mestur yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın
aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle toplanıp karargâhlarımıza sevk olunmakta bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri andırıyordu.

Bu dar ateş ve savlet çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik bakiyetü’s-süyuftan ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinden çıkmaya muvaffak olamayarak başlarında başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeye mecbur olmuşlardı.

Efendiler, Ağustos’un otuz birinci günü takriben zevalde idi ki, yine bu Çalköyü’nde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalaa ettik. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğunda ittifak ettik.


* Ve artık Türk Ordusu İzmir'e doğru yürüyecektir!

Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün ordu-yı asli ile bilâ-aram (hiç ara vermeden) İzmir’e yürüyecektik.
Efendiler!
Bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çalköyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan itibaren sarf ettiğimiz zaman tam bir senedir. Fakat bu tespit ettiğimiz zaferi ihzar edebilmek için bir seneyi çok bulmazsınız zannederim.

Efendiler, harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, harslarıyla, hülasa bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice yalnız kuvve-i cismaniyenin değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlaki ve harsi kuvvetin tefevvukunu mertebe-i sübuta vardırır.

Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün mevcudiyet-i maddiye ve maneviyesiyle mağlup sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Mahv ve izmihlal yalnız cidal sahasında bulunan orduya münhasır kalmaz. Asıl, ordunun mensup olduğu millet, feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki tacidarların, haris politikacıların birtakım hayalî emellerle vasıtası mevkiine düşen müstevli orduların, müstevli milletlerin uğradığı bu nevi feci akıbetlerle malamaldır (doludur).



Efendiler!
Türk vatanını fethetmek fikrini, Türk’ü esir etmek hayalini umumi, maşeri bir fikir haline koymaya çalışanların da layık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.

Efendiler!
Kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve kabil-i istihsal menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur.

Halbuki asırların mevludu olan bir ruh-ı milliye, kavi ve daimi bir irade-i milliyeye hiçbir kuvvet mukavemet edemez.
Mahkûm olmak istemeyen bir milleti, taht-ı esaretinde tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık bu dünya yüzünde
kalmamıştır. Türk milleti son mücadalatıyla, bilhassa burada ihraz ettiği zaferle, izhar ettiği azim ve irade ile malum olan bu hakayıkı bir defa daha sine-i tarihe çelik kalemle hakketmiş bulunuyor.

Efendiler!
Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarih-i millimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz ettiği zafer kadar netice-i katiyeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kati tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum.

Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tarsin olundu (sağlamlaştırıldı) Hayat-ı ebediyesi burada tetvic olundu (taçlandırıldı) Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz (uçuşan) eden şehit ruhları devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdır.


Burada esasını vazettiğimiz "Şehit Asker" abidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu abide Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.
Efendiler!
Bu muazzam zaferin muhtelif âmilleri fevkinde en mühimi ve âlisi Türk milletinin bilâkayduşart hâkimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hadisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne feyizli bir inkılap olduğunu izaha lüzum görmem. Milletimizin uzun asırlardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların tahakküm ve istibdadı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını temin yolunda ne kadar büyük felaketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin hâkimiyetini eline almış olması hadisesinin bütün azamet ve ehemmiyeti nazarlarımızda tecelli eder.

Gerçi büyük zaferin ferdasına kadar İstanbul’da halife ve sultan namı altında bir şahıs ve onun işgal ettiği hilafet ve saltanat unvanıyla bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini layık olduğu akıbete isal etti (kavuşturdu).


Efendiler!
Hâkimiyet-i milliye öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından ta Şark’ın öbür ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun istihkak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.
Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten gayrı unsurlara istinat ederek, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından tardı, (atılması) düşmanların denize dökülmesinden daha rehakâr (kesin) bir harekettir.

Türk milletinin mübarek vedia-i ecdat olan bu topraklarda tam manasıyla efendi olarak yaşaması ancak o fuzuli ve bîmana olduktan başka, mevcudiyetleri mahz-ı zarar ve felaket olan makamların bertaraf edilmesiyle mümkün olabilirdi.


Efendiler!
Onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği kederleri, elemleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar matemler ve felaketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki vatanı yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için behemehal hâkimiyetine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlatlarını toplu ve dikkatli bulundurmak lazımdır.

Efendiler!
Asırlardan beri inleyerek feryat eden, fakat müstebitlerin, muğfillerin, cahillerin vücuda getirdikleri manialarla canhıraş sedasını milletin kulağına isma edemeyen zavallı vatan, bugün diyor ki can kulağınızı harap olmuş, sinesinde en derin ıstıraplar duymuş validenizin samimi hitabına daima açık bulundurunuz.

Efendiler!
Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükümran olmak kudret ve kabiliyetini göstermiş olan ecdadımız vaktinde bu sadayı işitmekten menedilmemiş olsalardı, Türk camiasının, Türk mefkûresinin, Türk menafiinin mahfuz ve feyizdar olacağı anavatana bugünkü şekl-i harabisinde mi tevarüs ederdik?

Efendiler!
Artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve marifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklal, hakiki varlık, vatanın bu taleplerini tamamen ve serian yerine getirmek için esaslı ve ciddi bir surette çalışmayı emreder.

Efendiler!
Asırlardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir, fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selamet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz.

Efendiler!
Bizim milletimiz vatan için, hürriyeti ve hâkimiyeti için fedakâr bir halktır, bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılabın kıskanç müdafiidir de. Benliğinde bu faziletler yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz!

Efendiler!
Milletimiz hâkimiyetini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık felaketlerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Kuvve-i maddiyesi yıprattırılmış, vesait-i müdafaası gasp olunmuş, maneviyatı, mukaddesatı duçar-ı tecavüz olmuş elim bir vaziyette bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen mevcudiyetini ve istiklalini kurtarmaya karar verdi. Bu kararında muvaffak olabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket tespit etmesi lazım geliyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde behemehal muvaffak olmayı gaye-i emel telakki etmesi icap ediyordu. Millet bütün mevcudiyetiyle, bütün fedakârlığı ile, bütün imanıyla o hedefe beraber yürüsün ve behemehal muvaffak olsun lazımdı. Efendiler, o hedef burası idi. Gaye-i emel olan muvaffakiyet burada ihraz olunan zafer idi.


Efendiler!
Milletimiz bundan sonraki mesaisinde de muvaffak olabilmek için, millî hedefini bütün vuzuh ve katiyetiyle, tekmil vatandaşların nazarında ve vicdanında bütün parlaklığı ile tespit etmiş bulunuyor, isterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin mefkûresi tesmiye ediniz. Fakat bu unvanı verirken dikkat ediniz ki hayalî bir manaya kendimizi kaptırmayalım.

Efendiler!
Milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi bütün cihanda tam manasıyla medeni bir heyet-i içtimaiye olmaktır. Bilirsiniz ki dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hakk-ı hürriyet ve istiklali, malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklallerinden tecrit olunmaya mahkûmdurlar. Tarih-i beşeriyet baştan başa bu dediğimi teyit etmektedir.

Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, şart-ı hayattır. Bu yol üzerinde tevakkuf edenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cehil ve gafletinde bulunanlar, medeniyet-i umumiyenin huruşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.

Efendiler!
Medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde vabestedir, içtimai hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekamül ve terakki yolu budur. Hayat ve maişete hâkim olan ahkâmın, zaman ile tagayyür, tekâmül ve teceddüdü zaruridir. Medeniyetin ihtiraları, fennin harikaları, cihanı tahavvülden tahavvüle duçar ettiği bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle muhafaza-i mevcudiyet mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki medeniyetin esası, terakki ve kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimai, iktisadi, siyasi azcı mucip olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuk-ı tabiiyelerine malik olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları lazımedendir.


Efendiler!
Milletimiz burada tespit ettiğimiz büyük zaferden daha mühim bir vazife peşindedir. O zaferin idraki milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakiyetleriyle mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki iktisaden zayıf bir bünye fakr ve sefaletten kurtulamaz, kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz, içtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaffakiyet de iktisadındaki müktesebat derecesiyle mütenasip olur. )
Hiçbir medeni devlet yoktur ki ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklal müdafaası için vücudu lazım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar iktisadiyatın inbisat ve inkişafıyla mükemmel olabilir.

Milletimizin muttasıf olduğu kuvvetli seciye, sarsılmaz irade, ateşin milliyetperverlik, iktisadi muvaffakiyetten nebean edecek feyizlerle de layık olduğu derecede takviye olunmak zaruridir. Asır mübarezesinde milletimizi muvaffak edecek bir iktisadi hayat teminini istihdaf eden umumi maarif ve terbiye sistemlerimiz, her gün daha çok esaslaşacak ve elbette muvaffak olacaktır.

Efendiler!
Artık bugün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara mugayir olan rivayetler ahlak ve imana esas olmaz. Hakikat tecelli edince kizb ortadan kalkar. Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü teali ve tekemmüle müstait olan milletimizin içtimai ve fikri inkılap hatvelerini kısaltmak isteyen maniler behemehal bertaraf edilmelidir.


Efendiler!
Son sözlerimi münhasıran memleketimiz gençliğine tevcih etmek istiyorum.
Gençler!
Cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.

Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyet'i biz tesis ettik, onu ilâ ve idame edecek sizsiniz.
Arkadaşlar, bu gaza ve şehadet diyarını terk ederken "Şehit Asker"i hep beraber hürmet ve tazimle selamlayalım.


Kaynak: Yapı Kredi Yayınları 'Cumhuriyetin İlk Yılı / 29 Ekim 1923 - 29 Ekim 1924' kitabı- Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi 31 Ağustos 1924

Kaynak: Kaynak: Yapı Kredi Yayınları 'Cumhuriyetin İlk Yılı / 29 Ekim 1923 - 29 Ekim 1924' kitabı- Hâkimiyet