RAMAZAN DEMİR


Ramazan Karaca…

Adaşım.

Candaşım.

Yoldaşım.

Kardeşim.

Sırdaşım.

Kısacası, “dost” kelimesinin içini dolduran bütün güzel hasletlere sahip bir adamdır.


Harbidir.

Dobradır.

Kıçı başı oynamaz.

Menfaat uğruna arkadaşını da dostunu da satmaz.

Tam kırk yıldır tanışırız.

Dile kolay…

Kırk yıl boyunca birlikte çok yol yürüdük.

Ne ben onu yarı yolda bıraktım ne de o beni.

Birlikte nice güzel günler gördük.

Nice badireler atlattık.

Kimi zaman güldük.

Kimi zaman sustuk.

Kimi zaman da hayatın karşısında omuz omuza durduk.

Adaşım, en zor anlarımda hep ilk yanımda olanlardan biri oldu.

Acımızı da mutluluğumuzu da birlikte paylaştık.

Birbirimize nefes olmaya çalıştık.


Bizi kıskananlarımız çok oldu.

Yan yana gördüklerinde aramıza girip dilek tutanlardan, dileğine kavuşan hemşerilerimiz bile vardır.

Ama bizim aramızdaki dostluğun mayası başka.

Çünkü bu dostluk, menfaatle değil vefayla yoğruldu.

İkimizin de zaafları arasında iki sihirli kelime vardır.

Balıkesir ve Balıkesirspor…

Bu iki kelimeyi duyduğumuzda akan sular durur.

Çünkü ikimizin de kalbinde Balıkesir'in ayrı bir yeri vardır.

Ben Hakkı Çavuş'un, o Sakarya'nın sokaklarında büyüdü.

60'lı ve 70'li yılların o yoksul ama yürekli mahallelerinden geliyoruz.

Yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü yıllardı.

Ama dayanışmanın, komşuluğun ve insanlığın da en sıcak yaşandığı yıllardı.


A5943C6D 6Dce 445A Afc3 0618Ac62242C


Babalarımız tek maaşla koskoca aileleri geçindirirdi.

Analarımız, bir kere olsun “oh” demeden evin bütün yükünü omuzlardı.

Aile dediğimiz şey bugün olduğu gibi bir iki çocuktan ibaret değildi.

Dört çocuk da vardı, sekiz çocuk da.

Kalabalık sofralarımız vardı.

Azığımız azdı ama gönlümüz zengindi.

Bir ekmeği bölüşerek büyüdük.

Komşunun çocuğunu kendi çocuğumuz bildik.

Bugün kaybettiğimiz birçok değeri, o günlerde farkında bile olmadan yaşardık.

O semtlerin sakinleri neler yaşamadı ki?

Sağ-sol kavgalarından tutun da nice acılara, nice yokluklara kadar…

Ama bütün bunlara rağmen bir başka güzelliğimiz vardı.

Okullarda zengin-fakir ayrımı yapılmazdı.

En zenginin çocuğu da en fakirin çocuğu da aynı sınıfta otururdu.

Aynı öğretmenden ders alırdı.

Aynı tahtaya bakardı.

Aynı sırayı paylaşırdı.

İşte biz oralardan geliyoruz.


Belki birçoğunuz adaşımın eğitimci kimliğini bilmiyorsunuz.

Van'ın ve Şanlıurfa'nın yolu izi olmayan köylerinde yüzlerce öğrenci yetiştirdi.

Öyle ki bazı okullara at sırtında gidip geldi.

Sonra tayini Balıkesir'e çıktı.

Köseler köyüne atandı.

Ve o köy okulunda emekli oluncaya kadar görev yaptı.

İyi bir eğitimciydi.

Ama yalnızca iyi bir eğitimci değildi.

Edebiyatı da güzeldi.

Türkçeyi de çok iyi kullanırdı.

Gazetecilik aşkı, zamanla eğitimci kimliğinin bile önüne geçti.

Yokluğunu hâlâ hissettiğimiz, naif kişiliğini mumla aradığımız, zor zamanlarımızda nasihatleriyle ilaç gibi gelen İsmet Çetinkaya'nın ön ayak olmasıyla başladı adaşımın gazetecilik serüveni.


İlk zamanlarda bizim camianın bazı pimpirikleri burun kıvırıp sahiplenmese de adaşım, “Ben gazeteciyim” diyen birçok kişiyi kıskandıracak güzel işlere imza attı.

Sonra radyoculuk geldi.

Ardından televizyonculuk…

Balıkesir'de özel radyoların pıtrak gibi çoğaldığı yıllardı.

Radyolar arasında müthiş bir rekabet vardı.

Bazıları Balıkesirspor maçlarını canlı yayınlardı.

Adaşım da elinde kocaman telsiziyle Atatürk Stadı'ndan nice maçın sesini Balıkesir'e taşıdı.

Ne günlerdi be!


Sonra Karesi TV günleri başladı.

Şehrin televizyonu olarak markalaşan Karesi'de de birbirinden güzel işlere imza attı.

Balıkesirspor'un peşinden gitmediği yer kalmadı.

Çekmediği çile kalmadı.

Bunu en iyi anlatacak insanlardan biri de bugün Çanakkale'de meslek hayatını sürdüren kameraman kardeşim Erol Uçar'dır.

Birlikte ne yollar aştılar.

Ne soğuklar gördüler.

Ne deplasmanlar yaşadılar.

Ne sıkıntılara göğüs gerdiler.

Ama işlerini aşkla yaptılar.


“Balıkesir'in Meydanı”…

“Günlerin Getirdiği”…

Benim de zaman zaman konuk olduğum bu programlar, yalnızca televizyon programı değildi.

Şehrin nabzını tutuyordu.

İnsana dokunuyordu.

Yerel yöneticilere yol gösteriyordu.

Siyasetçilere ilham veriyordu.

Balıkesir'in meselelerini konuşuyor, insanını dinliyor, şehrin hafızasını canlı tutuyordu.

Ramazan Karaca imzasıyla nitelikli yayıncılığın güzel örnekleriydi bunlar.

Bugün ulusal televizyonlarda bile böylesine samimi, böylesine şehir merkezli programları bulmak kolay değil.


Karesi TV bir rehberdi.

Karesi TV bir aynaydı.

Karesi TV Balıkesir'in kültürüydü.

Karesi TV sosyal sorumluluktu.

Karesi TV bu şehrin hafızasıydı.

Bugün Balıkesir'in kendi televizyonunun olmayışı ne büyük eksikliktir.

Ne büyük kayıptır.

Ne büyük geri kalmışlıktır.


Adaşım, yıllar sonra bu yayıncılık anlayışını ortak dostumuz, değerli abimiz Sıtkı Şeremetli ile birlikte BalıkesirHaberTV adıyla dijital dünyaya da taşıdı.

Ancak bugünlerde, tıpkı benim geçmişte yaşadığım gibi ağır bir imtihan sürecinden geçtiği için yayıncılığa bir süreliğine mola vermek zorunda kaldı.

Hayat bazen insanın önüne öyle sınavlar çıkarıyor ki, insanın ne kadar güçlü olduğunu ancak o zaman anlıyorsunuz.

Önceki gün, en az adaşım kadar değer verdiğim, başım sıkıştığında yanımda hissettiğim eğitimci dostlarım İlhan Aslan ve Haydar Aydın ile birlikte Güre'deki evinde Ramazan Karaca kardeşimin misafiri olduk.

Adil Çelik Başkanımız da bizimle olacaktı.

Ancak son anda yaşadığı rahatsızlık nedeniyle aramıza katılamadı.

Buradan kendisine de Rabbimden acil şifalar diliyorum.

Lafı bir adaş aldı anlattı.

Bir İlhan Hocam aldı anlattı.

Haydar Hocam da kendine has üslubuyla hem nalına hem mıhına vurdu, ortama yine o güzel sinerjisini kattı.

Çocukluk yıllarımızdan başlayıp bugünlere kadar uzanan nice ortak hatırayı yeniden yaşadık.


Güldük.

Duygulandık.

Zaman zaman sustuk.

Geçmişi andık.

Bugünü konuştuk.

Yarınlara dair umutlarımızı paylaştık.

Haydar Hocam, “Artık kalkalım, misafirliğin sınırlarını zorlamayalım” dediğinde zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık bile.

Birbirimize yeniden görüşmek üzere söz verip vedalaştık.

Her yönüyle güzel bir gündü.

İçimizi ısıtan bir gündü.

Dostluğumuzu tazelediğimiz bir gündü.

İnançlarımızı yeniden hatırladığımız bir gündü.

Allah'a biraz daha yaklaştığımızı hissettiğimiz bir gündü.

Anın güzelliğini yaşadığımız bir gündü.

Bize bu güzel günü yaşatana hamdolsun.

Buna vesile olan dostlarımızdan Allah razı olsun.


Sıklıkla telefonda dertleştiğim adaşımı bu kez daha diri gördüm.

Daha heyecanlı gördüm.

Daha umutlu gördüm.

En önemlisi de bedenini esir almaya çalışan o hastalıkla mücadelede daha inançlı gördüm.

Yüzündeki kan…

Gözlerindeki fer…

İçindeki yaşama arzusu…

Sanki hastalığa meydan okuyordu.

Sanki gözleri, “Ben seni yeneceğim” diyordu.


Adaşım ayağa kalktığında yapacağı ilk işi de bizimle paylaştı.

Bungee jumping…

Ben pek adrenalin sevmem.

Ama adaşıma eşlik edeceğim hayırlısıyla.

Çünkü onun yeniden ayağa kalkacağına inanıyorum.

Çünkü onun o bungee jumping ipinin ucunda, hayata yeniden sımsıkı tutunduğunu görmek istiyorum.

Dedim ya…

Onu bir öncekinden daha iyi gördüm.

Ve bu hedefe ulaşacağına inancım tam.

Çünkü insan bazen ilaçla iyileşir.

Bazen doktorla.

Bazen sevdikleriyle.

Bazen de yüreğine yerleşen umutla…

Ama bütün bunların üzerinde bir hakikat vardır.

Şifa Allah'tandır.


Hayatın insanı ne zaman, nasıl ve hangi anda nereye taşıyacağını Allah'tan başka bilen yoktur.

O yüzden başımıza gelenler karşısında isyan etmek değil, teslim olmak düşüyor bize.

“Niye ben?” demek yerine sabretmek…

Kaderin önümüze koyduğu imtihanı anlamaya çalışmak…

Elimizden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah'a bırakmak…

İşte asıl tevekkül budur.

Adaşım da hayatın bir imtihan sahnesi olduğunu bilenlerden.

Büyük bir acının karşısında sabrın ne demek olduğunu bilenlerden.

Önce tefekkür edip kendisini işinin ehli hekimlere teslim etti.

Sonra bedeninin de, bütün kâinatın da sahibine tevekkül etti.

Ve bu zorlu yolculukta en büyük destekçilerinden biri de kıymetli eşi Sevcan kardeşim oldu.

Allah ondan da razı olsun.

Çünkü hastalık yalnızca hastanın değil, yanında yürüyenlerin de imtihanıdır.


Bazen bir eşin elini tutması ilaçtan daha güçlüdür.

Bazen bir dostun “yanındayım” demesi insanın yeniden ayağa kalkmasına vesile olur.

Bazen de uzaktan edilen samimi bir dua, insanın bilmediği bir kapıyı açar.

Biz de şimdi adaşımız için dua ediyoruz.

Rabbim ona sağlık, sıhhat ve güç versin.

Rabbim bedenine şifa, gönlüne ferahlık versin.

Rabbim Sevcan kardeşime sabır ve kuvvet versin.

Rabbim doktorlarının eline şifa versin.

Rabbim bu imtihanı hayırlısıyla tamamlamayı nasip etsin.

Ve Rabbim bize bir gün, “Hatırlıyor musun, o günler geride kaldı” diyerek yeniden birlikte gülmeyi nasip etsin.

Adaşımın herkese selamı var.

Bizim de ondan yana duamız var.

Dua ederiz.

Dua bekleriz.

Çünkü biliriz ki insan bazen dostlarının omzuna, bazen ailesinin sevgisine, bazen kendi iradesine, ama her zaman Allah'ın rahmetine tutunur.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Allah şifa bekleyen herkese şifa versin.

Allah dostlarımızı başımızdan eksik etmesin.

Ve Allah, güzel insanların güzel hatıralarını bizlere uzun yıllar yaşatsın.

Selametle…

Muhabir: Haber Merkezi