Trump hiç içine sindiremediği halde ABD’nin İran’la bir ‘Mutabakat Zaptı’ imzalanmasına razı oldu. Zaten savaşta da epeyce burnu sürtüldü, işler hiç de istediği gibi gitmedi.
Netanyahu denilen oyunbazın kendi çıkarları için ABD’ni açıkça kullandığı ve İran’da asla bir kolay zafer kazanılamayacağı da net bir şekilde ortaya çıktı. Üstelik ABD’nde Kasım ayında Senato’nun üçte birini ve Temsilciler Meclisi’nin tamamını yenileyecek olan ara seçimler var. Seçmenler akaryakıt fiyat artışlarından ve sosyal hizmetler için harcanmasını beklediği paraların, savaş için savrulmasından son derece şikayetçi. Trump’a verilen seçmen desteği giderek azalıyor ve daha şimdiden ara seçimlerde büyük sıkıntı çekeceği anlaşılıyor. Ateşkese ve mutabakata razı edilmesinin sebepleri, Trump açısından kısaca böyle.
Fakat bunu yaparken bile, deyim yerindeyse savaş ortağı olan Netanyahu’yu sıkça zorlaması gerekti. Zira her ne pahasına savaşa devam etmek istiyordu Netanyahu. Hatta İran’la sürdüremez ise Lübnan’la savaşmaktan vazgeçmek istemiyordu. Zira Ekim ayında İsrail’de de seçim var. “Kesin zafer” veya “dış düşman öcüsü” ortada olmazsa, Netanyahu’nun koltuğunu koruması da imkansız görülüyor. O nedenle de Lübnan savaşını sürdürmek için elinden geleni fazlasıyla yaptı, hatta Trump ile ters düşmeyi bile göze aldı. Fakat İran müzakerelerde “orası da dahil olacak” diye diretince Lübnan, ABD ve İsrail arasında üçlü bir anlaşma yapılması farz oldu. Netanyahu da bunu sineye çekmek zorunda kaldı.
***
Mutabakat Zaptı ile bu Üçlü Anlaşma’ya rağmen, İran komşusu Umman’la birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki doğal haklarını korumaya kalkınca, ateşkes bir ara bozulur gibi de oldu. Fakat aracı ülkeler Pakistan ve Katar uzlaşma çabalarını yine öne çıkarttılar ve birkaç gün içinde görüşmelerin devamına dair beklenen açıklama geldi. Masada müzakere ama sahada füzeler olan enteresan bir süreç yaşanıyor orada. Trump tabii yine çıkıp “Onları çok fena vurduk, gerekirse yarın da vururum” demeyi ihmal etmedi. Bunda hem İsrail’in tepkilerini azaltmak ve hem de kendi seçmenine karşı “savaşın kaybedeni” konumunda algılanmamak var. Bu stratejinin daha sonra da devam edeceğini bile söyleyebiliriz. Ne zamana kadar?
Muhtemelen ABD Kasım seçimleri, bu sorunun cevabını da verecek. Trump güçlenerek çıkarsa, her coğrafyada ateşe odun atmaya devam edecek. Fakat seçmen desteği çok fazla azalırsa, dış politikadaki heveslerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalacak. O nedenle hem İsrail’deki Ekim seçimleri, hem de ABD’ndeki Kasım seçimleri bütün dünya ülkeleri ve halkları tarafından dikkatle izlenecek. Aslında Trump ve Netanyahu’nun gönlünden geçenleri herkes biliyor elbette. Bu nedenle de sadece kendi ülkeleri ve halkları değil, dünya halkları da onların seçim yenilgilerini, savaş ortaklığı gibi kader ortağı da olmalarını umutla bekliyor.
***
Peki Trump, Hürmüz’ü açık tutmanın ve petrolü ucuzlatmanın ötesinde neler yapacak ara seçimlere kadar? Öncelikle ABD’nin 4 Temmuz’daki 250. Bağımsızlık Günü’nü çok büyük kutlamalar ve algı çalışmalarıyla iyice köpürtmeye çalıştı görüldüğü gibi. Vaktiyle kurdukları dünya düzeni “aman elimizden kaçmasın” diyen seçmenleri MAGA (Amerika’yı yeniden büyük yap) çığlıklarını tekrar attılar ama kutlamalar bir hayli sönük geçti. Sanatçılar konserlerini iptal etti, basın da alenen Trump’la dalga geçti. İstediği olmadı ama o yine de kürsüye çıkarak halkına “göçmenlerle birlikte ABD'de komünizm tehlikesinin yeniden canlandığını” iddia eden bir konuşma yaptı. Eleştirileri görmezden gelerek, kendince bir günah keçisi yaratmaya çalıştı. Şimdi 4 Temmuz da bitti ve mecburen mevcut ekonomik daralmanın getirdiği yaraları sarmaya yönelmesi gerekecek.
Körfez savaşı gösterdi ki, ABD büyük ordu gücüne rağmen, o bölgedeki yandaş ülkeleri tümüyle korumayı başaramadı. Üstelik Trump şimdi İran’ın savaş tazminatı beklentisini de, bu ülkelerin üstüne yıkmak eğiliminde. Birleşik Arap Emirlileri ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde ise, geçen yıl ABD-İsrail ikilisinin zorla dayattığı Abraham Anlaşmaları’ndan bir uzaklaşma, kaçınma eğilimi görülüyor. Trump da şimdi o ülkelere, tam bir tüccar kafasıyla, “madem kaz gelmiyor, tavuğu da siz verin bari İran’a” diyor.
***
Şu günlerde İsrail’i de sadece Netanyahu olarak görmüyor Trump. Zira onun, ABD ve Avrupa kamuoyu ve siyasal çevreleri nezdinde ne kadar itibar yitirdiğini, adeta bir nefret objesi haline geldiğini görüyor. Hatta Ekim’deki seçimler Netanyahu’nun yenilgisiyle sonuçlanacak hesabı ile İsrail’de daha şimdiden yeni iktidar tertibi yapmaya da girişmiştir muhtemelen. Zaten bunu yapıp sonuçlandırmaya da mecbur, çünkü hem ABD seçimlerinde İsrail lobisinin desteğini almak isteyecektir, hem de Gazze’de lüks tatil beldeleri yaratma projesi hala aklındadır. Bunu asla ihmal etmeyecektir.
***
Gelelim Avrupalı müttefikleriyle neler yapacağına. Trump önce Rusya’nın nakli daha kolay olan doğal gazına taktı kafasını ve Avrupa’ya “benden alacaksınız” diye dayattı. Sonra gümrük tarifeleri üzerinden bir çekişmeye girdi. Ancak asıl amacı, artık onların savunma harcamalarını yüklenmek istememesiydi. Malum 1945’den beri, Avrupa’yı doğudan gelecek bir saldırıya karşı korumak için, Atlantik Okyanusu’nun karşılıklı iki kıyısı arasında kurulan bir askeri ittifaka liderlik yapıyor ABD. Dün rakibi Sovyetler Birliği idi, bugün Rusya Federasyonu. Trump bu savunma işine tek taraflı olarak çok para harcandığını, artık bıktıklarını ve Avrupa Birliği’nin elini cebine atıp, şimdi kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor. Önce savunma harcamalarını milli gelirin % 2’si seviyesine çıkartmalarını istemişti, şimdi ise % 5 olmasını dayatıyor.
Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde de, esas olarak bu konuşulacak. Çünkü “NATO 3.0” denilen yeni yapılanma modeli, Avrupa’nın Rusya’ya karşı kendi savunma hattını kurması ve askeri gücün de Türkiye üzerinden Doğu’ya kaydırılmasını öngörüyor. NATO’nun İstanbul Boğazı ve Adana komuta yapılanmasını hayata geçirmesinin temeli de zaten bu stratejiye dayanıyor. Bir benzeri ise Uzak Doğu’da Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda bölgesinde yapılandırılıyor. Bütün bunların ortasında hangi ülke var derseniz, Çin var elbette. Yani ABD açıkça Çin ile yapacağı nihai bilek güreşine hazırlık yapıyor. Bunun bir diğer anlamı, dünya ekonomik liderliğini geri almaktır elbette.
***
7 ve 8 Temmuz’da yapılacak NATO Ankara Zirvesi’ni, Türkiye’nin iktidar çevreleri de çok önemsiyor tabii ki. Bunu sadece havaalanı yenileme ve ulaşım yolları gibi harcamalarda görmüyoruz elbette. Kötü intiba verecek gecekondu alanlarını panolarla perdelemekten, yolları ulaşıma kapatmaya, bazı muhaliflerin ve bu arada TEMA Vakfı üyelerinin bile gözaltına alınıp tutuklanmasına kadar uzanan pek çok gösterge var ortada. Oysa ülkemizdeki NATO muhalifleri de kendilerini sokakta ifade etseler ne olabilirdi ki? Gelen misafirler mi ürkerdi? Ancak konu sadece NATO üyesi müttefiklere “güçlü hükümet pozu” vermek, iyi ev sahipliği göstermek veya Türkiye’nin askeri sanayisinin pazara tanıtılmasını sağlamak değil muhtemelen.
Trump’la yapılacak özel görüşmelerde Türkiye’nin yeniden F-35 programına dönüşü, yerli KAAN uçağında kullanılacak F-110 motorlarının satışı ve Orta Doğu’nun çeşitli sorunlarının da konuşulması bekleniyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte resmi Ankara zirvesinde üç temel başlığın ele alınacağını, bunların da savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü olacağını açıklamış olsa bile, Türkiye’nin değişen Avrupa dengesinde kendisine yeni bir konum açmaya çalışacağı da çok net bir şekilde ifade ediliyor. Üstelik Trump yanında bin kişilik görevliler topluluğuyla ve “Erdoğan’a duyduğum saygıdan dolayı gidiyorum” demeciyle yola çıkıyorsa eğer, iktidarın beklentileri de artacaktır haliyle. Avrupa’nın savunma projelerinde Türk ordusunun güçlü bir konum kazanması, hatta bu sürecin belki ekonomik ortaklıkla sonuçlanması beklentileri dile getiriliyor şimdi basında. Avrupa savunma harcamaları artınca, bu pazardan Türkiye’nin de pay alabileceği epeydir TV ekranlarında konuşuluyor.
***
Tabii istemek ile gerçekleştirmek arasında derin vadiler uzandığı da bir başka gerçek. AB üyeleri elbette savunmada Türk ordusundan geniş ölçüde yararlanmak isterler ama konu ekonomik alana gelince, yasal düzenlemeler, hukukun üstünlüğü ve bazı özgürlüklerin arttırılmasını da isterler. “Parası ne ise verelim, ordunuzdan savunma hizmeti alalım” diye bir ilişki ise asla olamaz. Ukrayna konusunda ise, oraya bir destek açıklaması çıkarsa, bu durum Türkiye’nin Rusya ile komşuluk ilişkilerini gereceği için izin verilemez sanırım. Aksine orada barışa destek vermek Türkiye’nin çıkarınadır.
Sadece ateşkes anlaşmasıyla, İran’daki gibi devam eden bir güvenilmezliğe razı olunamaz tabii ki, önemli olan kalıcı barıştır. En önemlisi de, uluslararası ilişkilerin liderler üzerinden değil prensipler ve ulusal çıkarlar üzerinden yürütülmesi olmalıdır. Bugün Trump güçlü ama Kasım seçimleri sonrası ABD’nde otoritesinin ne durumda olacağını da hesaba katmak gerekir.
