Hayvanları korumak bir güne sığmıyor. 4 Ekim, takvimde yer alan bir farkındalık günü olmanın ötesinde; insanın diğer canlılarla nasıl bir kent ve yaşam düzeni kurduğunu sorgulatan önemli bir tarih. Sokaklarda yaşayan hayvanların açlık, hastalık, trafik, kötü muamele ve şiddetle mücadelesi sürerken Türkiye’de yeni yasal düzenlemelerle birlikte barınaklar, belediyelerin sorumlulukları, kısırlaştırma, sahiplendirme ve hayvan refahı yeniden tartışmanın merkezine yerleşti.
4 EKİM NEDEN HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ?
4 Ekim, dünya genelinde Hayvanları Koruma Günü olarak kabul ediliyor. Günün tarihi, hayvanların koruyucusu olarak kabul edilen Assisili Aziz Francis’in anma gününe dayanıyor.
Hayvanları Koruma Günü fikrinin öncüsü Alman yazar ve hayvan hakları savunucusu Heinrich Zimmermann oldu. Zimmermann ilk Dünya Hayvanlar Günü etkinliğini 24 Mart 1925’te Berlin’de düzenledi. Etkinliğe 5 binden fazla kişinin katıldığı belirtiliyor. 4 Ekim tarihi ise daha sonra bu hareketin merkezine yerleşti ve 1931 yılında Floransa’da gerçekleştirilen uluslararası hayvan koruma kongresinde 4 Ekim’in evrensel bir gün olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı.
Bugün 4 Ekim dünyanın farklı ülkelerinde hayvanların refahı, korunması, kötü muamelenin önlenmesi, sorumlu hayvan sahipliği ve toplumda hayvanlara yönelik farkındalığın artırılması amacıyla değerlendiriliyor.
Dolayısıyla 4 Ekim'in anlamı, bir gün boyunca hayvanları sevdiğimizi söylemekten çok daha geniş.
Asıl soru şu:
Bir toplum hayvanlara nasıl davranıyorsa, o toplumun kent kültürü hakkında ne söylüyor?
SOKAK HAYVANI DEĞİL, KENTİN BİR PARÇASI
Sokakta yaşayan kedi ve köpekler Türkiye'nin kent yaşamının uzun yıllardır görünen bir parçası.
Mahalle aralarında uyuyan kediler, esnafın önünde beslenen köpekler, apartman girişlerine sığınan hayvanlar, parklarda yaşayan topluluklar, gönüllüler tarafından beslenen sokak canları...
Bu görüntüler Türkiye'nin kent hafızasının da bir parçası.
Ancak modern kent büyüdükçe bu birliktelik daha karmaşık hale geliyor.
Trafik artıyor. Yeşil alanlar azalıyor. İnşaatlar çoğalıyor. Doğal yaşam alanları daralıyor. Çöp ve yiyecek kaynakları değişiyor.
Hayvanların üremesi kontrolsüz hale geldiğinde popülasyon büyüyor.
Buna karşılık bazı insanlar sokak hayvanlarını kentin doğal bir parçası olarak görürken bazıları güvenlik, sağlık, gürültü, trafik kazaları veya saldırı riski nedeniyle farklı bir yaklaşım sergiliyor.
Dolayısıyla sokak hayvanları meselesi artık yalnızca hayvan sevgisi üzerinden tartışılabilecek bir konu olmaktan çıktı.
Bu konu aynı zamanda kent yönetimi, halk sağlığı, çevre, veterinerlik, hukuk ve kent kültürü meselesi.
SOKAKTA YAŞAMAK KOLAY DEĞİL
Sokakta yaşayan bir hayvan için hayat, insanların gördüğünden çok daha ağır.
Bir kedi veya köpek için sokak; yiyecek bulma, suya ulaşma, hastalıktan korunma, başka hayvanlarla mücadele etme, trafik içinde hayatta kalma ve insan davranışlarını öğrenme mücadelesi anlamına geliyor.
Kışın soğuk, yazın sıcak... Tedavi edilmeyen yaralar... Parazitler ve bulaşıcı hastalıklar... Trafik kazaları... Zehirlenmeler... Açlık ve susuzluk... Yavruların ölüm riski...
Ve bütün bunların üzerine insan kaynaklı şiddet.
Sokakta yaşayan hayvanların önemli bir bölümü aslında bir zamanlar insanlarla yaşamış veya insanların kontrolündeki hayvanların nesillerinden geliyor.
Bu nedenle sahipsiz hayvan meselesinin yalnızca sokaktaki hayvanların sayısıyla açıklanması mümkün değil.
Sahipli hayvanların terk edilmesi, kontrolsüz üretim, kayıt dışı hayvan hareketleri ve kısırlaştırmanın yetersiz kalması da sorunun kaynakları arasında bulunuyor.
Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü WOAH da köpek popülasyonunun yönetilmesinde yalnızca sokaktaki hayvanların hedef alınmasının yeterli olmadığını, sahipli hayvanların da sistemin içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
KENT KÜLTÜRÜNÜN GÖSTERGESİ
Bir kentin hayvanlarla ilişkisi, o kentin kültürünün önemli göstergelerinden biri.
Çünkü hayvanlarla birlikte yaşamak, yalnızca mama bırakmak anlamına gelmiyor.
Sokakların temiz tutulması...
Çöplerin hayvanların yaşamını tehlikeye atmayacak şekilde yönetilmesi...
Trafikte dikkatli olunması...
Hayvanların ortak yaşam alanlarında güvenli biçimde bulunabilmesi...
Sahipli hayvanların terk edilmemesi...
Kısırlaştırma ve aşılama çalışmalarının düzenli yapılması...
Hasta ve yaralı hayvanların tedavi edilmesi...
Bakımevlerinin insan ve hayvan sağlığı açısından uygun standartlarda işletilmesi...
Bütün bunlar kent kültürünün parçaları.
Gerçek anlamda hayvan dostu bir kent, sokaklara rastgele mama bırakılan kent değildir.
Hayvanların da insanlarla birlikte güvenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürebildiği sistem kurulmuş kenttir.
ŞİDDETİN SESSİZ MAĞDURLARI
Hayvanlara yönelik şiddet, sokak hayvanları tartışmasının en ağır başlıklarından biri.
Dövülmek... Tekmelenmek... Zehirlenmek... Yakılmak... İşkence görmek... Aç ve susuz bırakılmak... Araçlarla ezilmek... Terk edilmek...
Hayvanların yaşam hakkını doğrudan tehdit eden davranışlar.
Türkiye'de 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile hayvanlara yönelik kötü muamele ve işkence konusunda cezai düzenlemeler bulunuyor. Kanunun 28/A maddesi kapsamında hayvanlara işkence veya acımasız ve zalimce muamele suç olarak düzenlenmiş durumda.
Burada önemli olan nokta yalnızca cezanın varlığı değil.
Cezanın uygulanması, ihbar mekanizmalarının çalışması, delillerin toplanması ve toplumda hayvana yönelik şiddetin normalleştirilmemesi gerekiyor.
Çünkü hayvana uygulanan şiddet yalnızca hayvana verilen zarar değildir.
Şiddetin görünür hale geldiği bir toplumda çocukların, yaşlıların ve diğer canlıların da bulunduğu ortak yaşam alanları bundan etkileniyor.
TÜRKİYE'DE YENİ DÖNEM: 5199 SAYILI KANUN VE 7527 SAYILI DEĞİŞİKLİK
Türkiye'de sokak hayvanları tartışmasının en önemli dönüm noktalarından biri 2024 yılında yaşandı.
30 Temmuz 2024'te kabul edilen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2 Ağustos 2024'te Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Düzenlemeyle 5199 sayılı Kanunda önemli değişiklikler yapıldı.
Sahipsiz hayvan kavramı yeniden tanımlandı.
Hayvan bakımevlerinin görev alanı değişti.
Sahipsiz hayvanların belediyeler tarafından bakımevlerine alınması, rehabilite edilmesi ve sahiplendirilinceye kadar barındırılması öngörüldü.
13 Aralık 2024'te yayımlanan Hayvanların Korunması Hakkında Uygulama Yönetmeliği ise toplama, rehabilitasyon, bakımevlerinde barındırma, sahiplendirme ve yerel yönetimlerin görevleri konusunda ayrıntılı düzenlemeler getirdi. Yönetmelikte rehabilitasyon; tedavi, parazit mücadelesi, aşılama, kısırlaştırma ve dijital kimliklendirme süreçlerini kapsıyor.
BARINAK MI, BAKIMEVİ Mİ?
Türkiye'de kullanılan "barınak" kelimesinin kendisi bile tartışmanın önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Çünkü bir hayvan bakımevinin amacı hayvanları görünmez hale getirmek değil.
Uluslararası standartlara göre iyi bir bakımevinde yeterli su ve beslenme, hijyen, veterinerlik hizmetleri, hastalık kontrolü, karantina, uygun kapasite, egzersiz ve davranışsal ihtiyaçların karşılanması gerekiyor.
WOAH, hayvan bakımevlerinde maksimum kapasitenin belirlenmesini, hayvanların sağlık ve davranışlarının izlenmesini, yeterli personel bulunmasını ve kayıt sisteminin işletilmesini öneriyor.
Dolayısıyla iyi bir bakımevi yalnızca kafeslerin bulunduğu bir alan değildir.
Veterinerlik hizmeti veren, kayıt tutan, kısırlaştıran, aşılayan, tedavi eden, rehabilite eden ve sahiplendirmeyi sağlayan profesyonel bir merkez olmak zorundadır.
Kapasitesinin üzerinde hayvan kabul eden, hijyen ve veterinerlik hizmetleri yetersiz kalan, sahiplendirme mekanizması çalışmayan bir tesis ise sorunu çözmek yerine büyütebilir.
WOAH da sahiplendirme ve yeniden buluşturma merkezlerinin yeterli kapasite ve sahiplenme imkânı olmadan hızla dolabileceğine dikkat çekiyor.
SADECE TOPLAMAK SORUNU ÇÖZÜYOR MU?
Dünyadaki bilimsel yaklaşımın önemli noktalarından biri burada ortaya çıkıyor.
WOAH, köpek popülasyonu yönetimini tek bir yöntemle değil, birbirini tamamlayan politikalar bütünü olarak ele alıyor.
Kayıt ve kimliklendirme...
Sorumlu hayvan sahipliği...
Kısırlaştırma...
Aşılama...
Veterinerlik hizmetleri...
Sahiplendirme...
Çevresel düzenleme...
Ve gerektiğinde kontrollü toplama.
WOAH, kitlesel öldürmenin etkili ve sürdürülebilir bir köpek popülasyonu yönetim yöntemi olmadığını, başarılı programların birden fazla aracın birlikte kullanılmasına dayanması gerektiğini belirtiyor.
Dünya Sağlık Örgütü'nün rabies konusundaki çalışmalarında da sorumlu sahiplik, kısırlaştırma, temel veterinerlik hizmetleri ve aşılama öne çıkıyor. Köpek sayısının tek başına azaltılmasının kuduz kontrolünün temel unsuru olmadığına dikkat çekiliyor.
Bu nedenle tartışmanın "toplayalım mı, toplamayalım mı?" ikilemine sıkıştırılması, sorunun teknik boyutunu eksik bırakıyor.
Asıl mesele, popülasyonun nasıl yönetileceği ve bunun insan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte gözeten sürdürülebilir bir sistem içinde nasıl yapılacağı.
TÜRKİYE'DE SORUMLULUK KİMDE?
Yeni düzenlemeyle birlikte belediyelerin sorumlulukları daha da belirgin hale geldi.
Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve belirli nüfusun üzerindeki belediyeler açısından hayvan bakımevleri, sahipsiz hayvanların toplanması, rehabilitasyonu ve sahiplendirilmesine yönelik yükümlülükler bulunuyor.
Ayrıca kanun, ilgili kaynakları ayırmayan veya ayrılan kaynağı amacı dışında kullanan bazı belediye yetkilileri açısından cezai sorumluluk da öngörüyor. Anayasa Mahkemesi bu düzenlemeye ilişkin iptal taleplerini 2025 yılında reddetti.
Bu karar, Türkiye'deki hayvan politikaları açısından önemli bir hukuki eşik oluşturdu.
Artık tartışma yalnızca "hayvanları koruyalım" düzeyinde değil.
Belediye ne yaptı? Kaç hayvan toplandı? Kaçı kısırlaştırıldı? Kaçı tedavi edildi? Kaçı sahiplendirildi? Bakımevinin kapasitesi ne? Ölüm oranı ne? Harcanan kamu kaynağı ne kadar? Tesislerin denetimi nasıl yapılıyor?
Bu soruların yanıtlarının kamuoyuna açık ve düzenli biçimde verilmesi, kent yönetiminde şeffaflığın önemli bir parçası haline geliyor.
SAHİPLİ HAYVAN SAHİPLERİNİN DE SORUMLULUĞU VAR
Sokak hayvanları sorununun önemli bir ayağı da sahipli hayvanlar.
Çünkü bir hayvanın sahiplenilmesi, onun bütün yaşamı boyunca sorumluluğunun üstlenilmesi anlamına geliyor.
2024 tarihli uygulama yönetmeliği sahipli kedi ve köpeklerin dijital kimliklendirilmesini, sağlık ve bakım ihtiyaçlarının karşılanmasını ve kontrolsüz üremenin önlenmesini de sahiplerin sorumlulukları arasında sayıyor.
Türkiye'de sahipli kedi ve köpeklerin dijital kimliklendirilmesi için 31 Aralık 2025 son tarih olarak belirlenmişti. 2026 itibarıyla süresi geçmiş hayvanların kimliklendirilmesi cezai işlem uygulanarak yapılabiliyor.
Sahipli hayvanı sokağa bırakmak da meselenin en kritik noktalarından biri.
Çünkü sokakta gördüğümüz her hayvanın doğrudan "sokak hayvanı" olarak değerlendirilmesi doğru değil.
Bir kısmı terk edilmiş, bir kısmı kaybolmuş, bir kısmı ise kontrolsüz üremenin sonucu olarak dünyaya gelmiş olabilir.
TÜRKİYE'DEKİ EN BÜYÜK SORUNLARDAN BİRİ: KISIRLAŞTIRMA
Popülasyon yönetiminde kısırlaştırma kritik bir araç.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın 2024 yılına ilişkin açıklamalarında sahipsiz köpek sayısının yaklaşık 4 milyon civarında olduğunun tahmin edildiği, son beş yılda yıllık ortalama yaklaşık 260 bin köpeğin kısırlaştırılabildiği belirtilmişti. Bakanlık, mevcut üreme hızının kontrol altına alınabilmesi için kısırlaştırmanın çok daha geniş ölçekte yapılması gerektiğine dikkat çekmişti.
Buradaki temel sorun, yalnızca bugün sokakta kaç hayvan olduğu değil.
Yarın kaç hayvanın doğacağıdır.
Bu nedenle kısırlaştırma, kayıt, aşılama ve sorumlu sahiplik politikaları birlikte yürütülmediği sürece sokak hayvanı sayısındaki artışın önüne geçmek zorlaşıyor.
DÜNYADA NASIL UYGULANIYOR?
Dünyada tek bir sokak hayvanı modeli bulunmuyor.
Ülkelerin hukuk sistemi, kültürü, şehirleşme yapısı, ekonomik koşulları, veterinerlik altyapısı ve hayvan sahipliği alışkanlıkları birbirinden farklı.
Ancak uluslararası yaklaşımda ortak bazı başlıklar öne çıkıyor.
Sorumlu hayvan sahipliği...
Kayıt ve kimliklendirme...
Kısırlaştırma...
Aşılama...
Veterinerlik hizmetleri...
Sahiplendirme...
Popülasyonun bilimsel yöntemlerle izlenmesi...
Ve kamu kurumları ile sivil toplumun birlikte çalışması.
WOAH'ın güncel köpek popülasyonu yönetimi yaklaşımı da tam olarak bu çoklu modeli öneriyor. Kuruma göre başarılı bir program; insan sağlığı, kamu güvenliği, hayvan refahı ve çevrenin birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor.
Bu yaklaşımın temelinde önemli bir düşünce bulunuyor:
Hayvanların yönetimi, hayvanların ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor.
Ama bunun karşılığı, kontrolsüzlüğün kabul edilmesi de değil.
HAYVANLARI KORUMAK, İNSANLARI KORUMAKLA ÇELİŞMEK ZORUNDA DEĞİLİ
Sokak hayvanları konusunda toplumdaki görüş ayrılıklarının önemli bölümü insan güvenliği ve hayvan refahı arasında bir tercih yapılması gerektiği düşüncesinden kaynaklanıyor.
Oysa çağdaş hayvan popülasyonu yönetimi bu iki başlığı birbirinin alternatifi olarak görmek yerine birlikte ele alıyor.
İnsanların güvenliği korunmalı.
Çocukların, yaşlıların ve diğer canlıların saldırı riskinden korunması sağlanmalı.
Kuduz ve diğer zoonotik hastalıklarla mücadele edilmeli.
Trafik kazalarının önüne geçilmeli.
Aynı zamanda hayvanların gereksiz acı çekmesi, aç bırakılması, kötü muamele görmesi ve kontrolsüz biçimde çoğalması önlenmeli.
WOAH da köpek popülasyonu yönetiminin hedefini insan sağlığı ve güvenliği ile hayvan refahının birlikte iyileştirilmesi olarak tanımlıyor.
BARINAKLARIN BAŞARISI NASIL ÖLÇÜLÜR?
Bir hayvan bakımevinin başarısını yalnızca kaç hayvan topladığıyla ölçmek yeterli değil.
Asıl bakılması gereken göstergeler daha geniş.
Kaç hayvan kabul edildi?
Kaç hayvan kısırlaştırıldı?
Kaç hayvan aşılandı?
Kaç hayvan tedavi edildi?
Kaç hayvan sahiplendirildi?
Kaç hayvan eski sahibine ulaştırıldı?
Bakımevindeki ölüm oranı ne?
Hayvanların ortalama kalış süresi ne?
Kapasite ne kadar?
Personel sayısı yeterli mi?
Veteriner hekim hizmeti sürekli mi?
Karantina alanı var mı?
Hastalık kontrolü nasıl yapılıyor?
Kayıt sistemi düzenli mi?
Bütçeden ne kadar kaynak ayrılıyor?
Bunlar cevaplanmadan "barınak var" demek, tek başına yeterli bir ölçüt değil.
4 EKİM'İN ASIL MESAJI
4 Ekim'i yalnızca sosyal medyada birkaç kedi ve köpek fotoğrafı paylaşarak geçirmek kolay.
Daha zor olan ise günlük yaşamda sorumluluk almak.
Bir hayvanı sahiplenmek...
Onu terk etmemek...
Kısırlaştırmak...
Kimliklendirmek...
Aşılarını yaptırmak...
Sokakta hasta veya yaralı bir hayvan gördüğünde ilgili kurumlara bildirmek...
Hayvana şiddet uygulandığında sessiz kalmamak...
Belediyelerin çalışmalarını takip etmek...
Bakımevlerinin koşullarını sormak...
Sahiplendirmeyi teşvik etmek...
Ve çocuklara hayvan sevgisinden önce hayvanlara karşı sorumluluk duygusunu öğretmek.
Çünkü hayvan sevgisi yalnızca sevmekle ölçülmüyor.
Sorumluluk almakla ölçülüyor.
SOKAKTAKİ HAYVAN BİZİM KENTİMİZİN DEĞERİNİ GÖSTERİYOR
Bir kentin kaldırımlarında yaşayan kedi...
Bir parkın köşesinde uyuyan köpek...
Bir esnafın önünde su kabından su içen hayvan...
Bir apartmanın girişinde soğuktan korunmaya çalışan sokak canlısı...
Bunların tamamı kent yaşamının görünür parçaları.
Onların varlığı kadar insanların onlara nasıl davrandığı da kentin kültürünü gösteriyor.
Hayvanların kontrolsüz biçimde çoğalması da bir kent yönetimi sorunu.
Hayvanlara eziyet edilmesi de bir hukuk ve toplum sorunu.
Sahipli hayvanların terk edilmesi de bir sorumluluk sorunu.
Bakımevlerinin yetersiz olması da bir kamu yönetimi sorunu.
Kısırlaştırmanın yetersiz kalması da bir politika ve kaynak sorunu.
Ve bütün bunların ortasında sokakta yaşayan hayvan, çoğu zaman bu sistemin sonuçlarını taşıyan canlı oluyor.
4 EKİM'DE ASIL SORULMASI GEREKEN SORU
Bugün 4 Ekim.
Takvim bize "Hayvanları Koruma Günü" diyor.
Fakat bir günlüğüne hayvanları hatırlamak kolay.
Asıl sınav 5 Ekim'de başlıyor.
Sokakta karşılaştığımız hayvana nasıl davranacağız?
Sahiplendiğimiz hayvanın sorumluluğunu gerçekten üstlenecek miyiz?
Terk edilmiş hayvanların sayısının neden arttığını sorgulayacak mıyız?
Belediyelerin bakımevlerini denetlemesini isteyecek miyiz?
Kısırlaştırma çalışmalarının yeterli olup olmadığını soracak mıyız?
Şiddet gördüğümüzde sessiz kalacak mıyız?
Ve en önemlisi...
İnsanla hayvanın aynı kenti paylaşabileceği bir düzen kurmayı başarabilecek miyiz?
Hayvanları korumak, yalnızca hayvanlara ilişkin bir mesele değil.
Bir toplumun güçsüz olana, sessiz olana ve kendisini savunamayana nasıl davrandığının göstergesi.
Bu nedenle 4 Ekim'in anlamı bir kutlamadan çok daha büyük.
Bugün sokakta gördüğümüz her kedi ve köpek, bize aynı soruyu soruyor:
“Bu şehirde benim için de bir yaşam hakkı var mı?”
Verilecek cevap, yalnızca hayvanların değil, yaşadığımız kentlerin geleceğini de belirleyecek.














