MUSTAFA KUVANCI
Geçtiğimiz günlerde dijital içerik üreticisi Uğur Kola’nın Norveç seyahati sırasında paylaştığı bir gözlem, modern şehir hayatımızın kalbine dokunan, üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir sosyolojik tespiti önümüze koydu. Kola, Norveç’te bir alışveriş merkezinin çocuk oyun alanını gezerken, içerideki onlarca çocuğun çıt çıkarmadan, kendi oyun dünyalarında sessizce vakit geçirmesine dikkat çekiyor ve ekliyordu: "Bizim ülkemizde olsa burada çocuk sesinden duramazdık."
Bu tespit, sadece bir coğrafya ya da gelişmişlik farkı değil kamusal alan algımızın, mimari sıkışmışlığımızın ve modern ebeveynlik kodlarımızın çarpıcı bir yansıması. Bugün Türkiye’de başımızı apartmanın penceresinden uzatsak, yürüyüş yollarında ya da otopark zeminlerinde gecenin geç saatlerine kadar yankılanan yüksek desibelli çocuk çığlıklarıyla, oyun oynamaktan ziyade adeta birer "ilkel deşarj" ritüeli gibi yükselen garip seslerle karşılaşıyoruz. Peki, Kuzey Avrupa’nın çocukları birer "otokontrol" abidesi gibi oynarken, bizim coğrafyamızın çocukları neden bağıra bağıra, hatta anlamsız garip çığlıklar atarak oynamak zorunda hissediyor kendini?
Bu sorunun ilk cevabı, çocuklarımıza sunduğumuz yaşam alanlarının niteliğinde gizli. Modern şehir mimarisi, çocuğu topraktan, doğadan ve enerjisini sağlıklı biçimde sönümleyecek geniş yeşil alanlardan mahrum bıraktı. Bulduğumuz her yeşil alanı daha fazla kazanma hırsıyla apartmanlara dönüştürdük. Sokaklarımızı bırakın, mahallelerimizde çocuklarımıza oyun alanı olacak parklar oluşturmadık. Bugün beton yığınları arasında sıkışan çocuklarımız, sokak aralarında, site otoparklarında oynamak, enerjilerini atmaya çalışmak zorunda kalıyorlar.
Mekansal determinizm burada devreye giriyor: Beton zemin, sesi absorbe edemez; aksine yansıtır ve büyütür. Daracık, gri ve mekanik bir alana sıkışmış çocuk, doğadaki o esnekliği bulamadıkça hırçınlaşır. Otoparkta arabaların arasında top koşturan ya da asfaltta koşan çocuğun çıkardığı her çığlık, mekansal sıkışmışlığın yarattığı akustik bir şiddete dönüşür. Çocuk, oyun alanının yetersizliğine, mekanın hırçınlığına kendi sesiyle isyan eder.
Sokaktan yükselen bu hırçın seslerin köklerini sadece dış mekanda değil, evlerimizin kapalı kapıları ardında da aramak gerekir. Bizim geleneksel ve çağın gerekliliğine direnen aile kültürümüzde çocuk ne yazık ki fikirlerine başvurulan, "göz hizasında" iletişim kurulan bir bireyden ziyade, bir itaat nesnesi olarak konumlandırılır. Ev içinde büyüklerin yanında yetişen çocuk; "Sen bilmezsin", "Büyüklerin işine karışma", "Sus", "Kes sesini" ya da "Hadi odana git" gibi buyurgan ve susturucu kalıplarla sürekli bir bastırılmışlık sarmalına itilir.
Evde varlığı, sesi ve duyguları sansürlenen, kendini sözlü olarak ifade etmesine izin verilmeyen çocuk, dört duvar arasından çıkıp sokağa, site bahçesine adım attığı an kelimenin tam anlamıyla bir "özgürlük ve varoluş krizi" yaşar. Evde bastırılan o ses, dışarıda kontrolsüzce bağırmaya, çığlık atmaya ve adeta "Ben de buradayım, beni de duyun!" çırpınışına dönüşür. Sokaktaki o desibel patlaması, aslında evdeki sessizlik dayatmasının gecikmiş ve hırçın bir rövanşıdır.
Bu varoluş krizi, kendini sadece sitelerin otoparklarında değil, mahalle aralarında ve hatta ironik bir şekilde çocukların kendi krallığı sayılan parklarda bile gösterir. Sokak aralarında bağıra bağıra top oynayan, pedal çevirirken adeta bir çığlık senfonisi tutturan çocukların bu davranışı, sosyolojik olarak bir "alan kapma" ve "akran hiyerarşisi" mücadelesidir. Çocuk, sokaktaki varlığını ve gücünü çıkardığı sesin hacmiyle ölçer. Dikkat çekici olan şudur ki bu hırçınlık çocuk parklarına taşındığında da azalmaz; aksine bir desibel yarışına dönüşür.
Parktaki çocuklar, birbiriyle konuşarak ya da paylaşarak oynamak yerine, adeta birbirlerinin sesini bastırmak, o mikroskobik kamusal alanda "en baskın" karakter olduğunu kanıtlamak için çığlık çığlığa bir rekabete girişir. Bisiklet sürerken ya da top peşinde koşarken çıkarılan o garip, hırçın sesler, sağlıklı bir çocukluk neşesinden ziyade, toplumsal olarak doğru iletişim kanalları sunulmamış çocukların kendilerini çevreye dayatma ve ses tonuyla görünür olma çabasıdır.

Meselenin diğer ve belki de en derin boyutu kültürel kodlarımızda yatıyor. Bizim toplumumuzda geleneksel olarak "çocuktur yapar", "çocuk sesinden zarar gelmez" şeklinde özetlenebilecek kolektif bir hoşgörü hakimdir. Ancak modern dünyada bu hoşgörü, bir "kamusal alan nezaketi krizine" evrilmiş durumda. Batı sosyolojisinde çok net çizilmiş olan "bireyin huzur hakkı" ve "başkalarının alanına saygı" kavramları ne yazık ki bizim ortak yaşam kültürümüze tam anlamıyla entegre olamadı.
Bu noktada, Dr. Handan Sarımehmet Kılınç’ın “Çocuğun Pusulası: Sınırlar” kitabında ortaya koyduğu o hayati tespiti hatırlamak gerekiyor. Kılınç, sınırların çocuğu kısıtlayan engeller değil, aksine onun dünyayı güvenle anlamlandırmasını sağlayan birer "pusula" olduğunu savunur. Sınır kavramından yoksun büyüyen, nerede durması, sesini nerede ve nasıl ayarlaması gerektiğini öğrenmeyen çocuk, kamusal alanda yönünü kaybetmiş bir gemi gibi hırçınlaşır.
Bugün pek çok ebeveyn, modern çocuk yetiştirme trendlerini yanlış yorumlayarak çocuğa sınır çizmenin onun özgürlüğünü kısıtlayacağını ya da psikolojisini bozacağını düşünüyor. Oysa Dr. Kılınç’ın da vurguladığı gibi çocuğa evde ve dış dünyada sınır koymamak onu özgürleştirmez; aksine toplumsal yaşamın kuralları karşısında savunmasız ve hırçın bırakır. Çocuğuna kamusal alanda nasıl davranması gerektiğini öğretmeyen, hatta çocuğuna uzaktan bağırmamasını söylerken bile kendisi bağıran bir ebeveyn modeliyle karşı karşıyayız. "Ortak alan kolektif alandır, o halde herkes dilediğini yapabilir" yanılgısı, başkalarının dinlenme, sessizlik ve huzur hakkını gasp etmeyi meşrulaştırıyor.
Madalyonun bir diğer yüzü ise dijital çağın getirdiği bastırılmışlık duygusu. Gün boyu okul sıralarında ya da evde tablet, telefon, bilgisayar ekranları karşısında tamamen hareketsiz ve sessiz kalan çocuk, sokağa çıktığı anda kontrolsüz bir patlama yaşıyor. Saatlerce birikmiş o pasif enerji, dışarıda kelimenin tam anlamıyla bir "bağırma ve çığlık krizi" olarak deşarj ediliyor.
Buna bir de Akdeniz ve Ortadoğu kuşağının esnek zaman algısı ekleniyor. Batı normlarında çocukların uyku ve dinlenme saatleri son derece keskin sınırlarla belirlenmişken, bizde yaz aylarında ya da hafta sonlarında çocukların gece yarısına kadar denetimsizce sokakta bağırması kanıksanmış bir durum. Gece saat 23.00’te, sabah işe gidecek, hastası olan ya da sadece sessizlik isteyen yüzlerce insanın yaşadığı bir yaşam alanında çocukların çıkardığı hırçın sesler, toplumsal huzurun önündeki en büyük engellerden biri haline geliyor.
Sonuç olarak sokaklarımızdan ve parklarımızdan yükselen bu kontrolsüz desibeller sadece çocukların yaramazlığı ya da şımarıklığı olarak geçiştirilemez. Bu durum eksik şehir planlamacılığının, yanlış yorumlanmış özgürlükçü ebeveynliğin, ev içindeki baskıcı iletişim modellerinin, akranlar arası hırçın rekabetin ve en önemlisi kamusal alan kültürümüzün zayıflığının sosyolojik bir göstergesidir.
Özgürlük, bir başkasının huzurunun başladığı yerde biter. Çocuklarımıza çocuk olmanın, oyun oynamanın "bağırmak, hırçınlaşmak ve başkalarını rahatsız etmek" anlamına gelmediğini; aksine oyunun da bir nezaketi, mekansal ve zamansal sınırları olduğunu öğretmek zorundayız. Norveç’teki o oyun alanındaki sessizliğin ardındaki "otokontrol" ile bizim sitelerimizin otoparklarındaki, sokaklarımız ve parklarımızdaki "kontrolsüzlük" arasında, sadece bir kültür farkı değil çocuklarımızın gelecekte inşa edeceği toplumsal düzenin de şifreleri yatmaktadır. Sivil toplumun, mahalle sakinlerinin, site yönetimlerinin ve en başta ailelerin "işitsel çevre kirliliği" ve "sessizlik hakkı" konusunda acil bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı vardır.





