Doğu Anadolu turumuzun Malatya ve Elazığ'dan sonraki durağı Diyarbakır oldu. Açıkçası bu şehri uzun zamandır merak ediyordum. Hakkında çok şey duymuş, çok fotoğraf görmüş ama gidip yerinde görme fırsatı bulamamıştım. Şimdi dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Diyarbakır anlatıldığı kadar varmış.


Şehre girer girmez neden "Doğu'nun Paris'i" dendiğini anlamaya başlıyorsunuz. Ama bu unvanı sadece binaları, caddeleri ya da şehir planlaması nedeniyle aldığını düşünmeyin. Bence asıl sebep kozmopolit yapısı. Bir tarafta son derece modern yaşam alanları, lüks markalar ve geniş bulvarlar görüyorsunuz. Birkaç sokak sonra ise yüzlerce yıllık taş evlerin arasında kendinizi tarihin içinde buluyorsunuz. Geçmiş ile bugün aynı sokakta yan yana yürüyor adeta.
Ancak dürüst olayım... Benim Diyarbakır için en büyük heyecanım tarih değil, ciğerdi.
Çünkü yola çıkmadan önce kime sorsak aynı cevabı aldık:
"Ciğer yemeden dönmeyin."
Biz de soluğu şehrin en eski ve en meşhur ciğercilerinden biri olan Xale Meheme'de aldık.


64D9F36D E9A4 4714 98F9 8A3Ed5Ed4508


Öğle sıcağı bastırmıştı. Diyarbakır güneşi yüzümüze vuruyor, sokaklar hareketliliğini koruyordu. Kendi kendime "Bu sıcakta ciğer mi yenir?" diye düşünüyordum. Mekânda tek boş yer ocakbaşındaydı. Aslında benim için en güzel yer de orasıdır. Ustanın işini izlemek, ocağın başındaki sohbetlere kulak vermek yemeğin yarı lezzetidir zaten.
Mangalın üzerinde nar gibi kızarmış onlarca ciğer şişi vardı. Duman yükseliyor, etin kokusu tüm mekânı sarıyordu. Tam o sırada bakır tas içinde gelen buz gibi açık ayran masaya bırakıldı.
İşte o an Diyarbakır'ın neden ciğerle anıldığını anlamaya başladım.
Bizim alıştığımız küçük parçalı ciğerlerden farklıydı. Daha iri, neredeyse kuşbaşı et görünümündeydi. İlk lokmayı aldığım anda bütün önyargılarım dağıldı. Ağır değil, aksine son derece yumuşak ve lezzetliydi. Yanındaki soğan, sarımsak ve tablacı salatası da bu şöleni tamamlıyordu.



Cc6Ce3Fb 262C 4D19 9C3F 82748Ff7E765


Bazı şehirlerin bir yemeği vardır.
Bazı şehirlerin ise ruhu vardır.
Diyarbakır'da ciğer sadece bir yemek değil, şehrin ruhunun bir parçası gibi.


Ciğer faslından sonra rotamızı Diyarbakır Ulu Camii'ne çevirdik. Şehrin en canlı çarşısının ortasında yükselen bu görkemli yapı, dışarıdan etkileyici görünüyordu ama asıl sürpriz içerideydi.
Caminin zeminine baktığınızda aslında sadece bir zemine bakmıyorsunuz.
Bir medeniyetler tarihine bakıyorsunuz.
Halıların altındaki cam bölmelerden aşağı baktığınızda farklı dönemlere ait kalıntılar görülebiliyor. En üstte İslam dönemi, onun altında Bizans dönemi, daha derinde ise Roma izleri...
Bir yapının içinde binlerce yıllık tarih katmanlarını aynı anda görmek gerçekten etkileyici.
Bugün dünyanın birçok yerinde tarih kitaplarda anlatılıyor.
Diyarbakır'da ise tarih ayaklarınızın altında duruyor.


06A1A2Bd 5511 487B 98Df 841C6019274C


Ulu Camii'nin ardından Dört Ayaklı Minare'ye gittik.
İlk gördüğümde şaşırdım.
Çünkü alıştığımız minarelerden değildi. Cami yapısından bağımsız şekilde sokağın ortasında yükseliyordu.
Daha ilginç olanı ise insanların sürekli minarenin ayaklarının altından geçmesiydi.
Sonradan öğrendik ki halk arasında buradan yedi kez geçenlerin dileklerinin kabul olacağına dair yaygın bir inanış varmış.
Doğru mudur bilinmez.
Ama insanların yüzlerindeki umut ifadesi görülmeye değerdi.
Bazen şehirleri şehir yapan şey taşları değil, o taşların etrafında oluşan hikâyelerdir.


Sonrasında Diyarbakır'ın meşhur lahmacununu denemek için yola koyulduk.
Bayram öncesi hareketlilik nedeniyle sokaklar insan seli gibiydi. Turistler, yerel halk, alışveriş yapanlar...
İğne atsan yere düşmeyecek denecek kadar kalabalıktı.
Esnafa sorduk, tavsiyeler aldık ve Özbek Lahmacun'da karar kıldık.
Karşımıza çıkan lahmacun bizim alıştığımız görüntüden farklıydı. İlk bakışta Konya'nın etli ekmeğini andırıyordu. Üzerindeki harç daha seyrek ve daha sadeydi.
Acılı olan gerçekten başarılıydı.
Sade olan ise bana biraz eksik gibi geldi.
Ama bu da işin güzel tarafı aslında.
Türkiye'nin her şehrinde aynı yemeğin farklı yorumlarını görmek gastronomi yolculuğunu keyifli hale getiriyor.


Daha sonra Diyarbakır Surları'na çıktık.
Açıkçası beni en çok şaşırtan yerlerden biri burası oldu.
Aklımdaki Doğu Anadolu manzarası daha sarı ve kurak bir görüntüydü. Ancak son dönemdeki yağışların etkisiyle karşıma çıkan manzara yemyeşildi.
Surların üzerinden baktığınızda Hevsel Bahçeleri uzanıyor.

Bir tarafta binlerce yıllık taş duvarlar.
Diğer tarafta yemyeşil bir doğa.
Gerçekten kartpostallık görüntüler.



Ardından yolumuz meşhur On Gözlü Köprü'ye düştü.
Dicle Nehri üzerinde yükselen bu tarihi yapının üzerinde yürümek ayrı keyifliydi. Ama bana sorarsanız en güzel kısmı köprünün yanındaki çay bahçelerinde oturup manzarayı seyretmekti.
Bazen bir şehri anlamak için müze gezmek gerekmez.
Bir çayın yanında sessizce oturmak yeterlidir.


Diyarbakır'dan ayrılırken aklımda sadece tarihi yapılar ya da yediğim ciğer kalmadı.
Beni en çok etkileyen şey farklılıkların bir arada yaşayabilmesiydi.

Kiliselerin camilerle komşu olması...
Tarihin modern hayatın içinde yaşamaya devam etmesi...
Lüks mağazaların birkaç sokak ötesinde yüzlerce yıllık taş evlerin yükselmesi...
Bütün bunlar Diyarbakır'a ayrı bir karakter kazandırıyor.



Her şehrin bir hikâyesi vardır.
Diyarbakır'ın hikâyesi ise biraz tarih, biraz kültür, biraz lezzet ve bolca insan hikâyesinden oluşuyor.
Biz de bu hikâyeye kısa bir süreliğine misafir olduk.
Şimdi rotamız Mardin...
Ama onu da bir sonraki yazıda anlatacağım.

Muhabir: ULAŞ SÜRMELİOĞLU