İnsan hakları, insanın yalnızca insan olması nedeniyle sahip olduğu doğuştan, devredilemez ve evrensel hakların bütününü ifade eder. Ancak 21. yüzyıla gelindiğinde bile savaşlar, soykırımlar, zorunlu göçler, açlık, yoksulluk, iklim krizi ve otoriter rejimlerin baskısı altında bu hakların büyük bir bölümünün hiçe sayıldığı acı bir tablo dünyayı kuşatmaya devam ediyor. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü, insanlığın hâlâ en temel değerlerini korumakta zorlandığını bir kez daha hatırlatıyor.
İnsan Haklarının Tanımı ve Evrensel Niteliği
İnsan hakları; yaşam hakkından ifade özgürlüğüne, güvenli yaşamdan adil yargılanmaya, eğitim ve sağlık hakkından barınma, gıda ve suya erişime, kimlik ve inanç özgürlüğünden kültürel haklara kadar geniş bir yaşam alanını kapsar. Ayrımcılığın her türüne karşı insanı koruyan, hiçbir koşulda vazgeçilemeyecek bir güvenlik alanıdır. Bu hakların temelinde insanın onuru ve eşitliği yatar.
İnsan Haklarının Tarihsel Süreci ve 10 Aralık’ın Anlamı
II. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan büyük yıkım, toplu kıyımlar, kamplarda yok edilen milyonlarca insan ve tarihin karanlık sayfalarında yer alan sistematik işkenceler, uluslararası toplumun ortak bir metinde birleşmesini zorunlu kıldı. Bu süreç 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile sonuçlandı. Bugün modern insan haklarının temeli olarak kabul edilen bu belge, herhangi bir devlet, kurum, ideoloji ya da güç tarafından ihlal edilemeyecek ortak bir insanlık sözleşmesi niteliğindedir.
Dünyada Devam Eden İhlaller: Savaşlar, Soykırımlar ve Katliamlar
İnsan haklarının üzerinden 76 yıl geçmesine rağmen, dünya hâlâ savaşların ve kitlesel kıyımların gölgesinden kurtulamadı. Gazze’de sivillerin hedef alındığı saldırılar, Ukrayna–Rusya savaşında tahrip edilen şehirler, Yemen ve Sudan’daki insani felaketler, Myanmar’da Arakan Müslümanlarına yönelik etnik temizlik ve Afrika’nın birçok bölgesinde devam eden sistematik şiddet, uluslararası hukukun ve insan haklarının çoğu zaman güç sahipleri tarafından yok sayıldığını gösteriyor. Şiddet, devletlerin ellerinde olduğu kadar uluslararası güç dengelerinin politik hesaplaşmalarında da bir araç hâline gelirken, milyonlarca sivil hayatını kaybediyor, milyonlarcası yerinden ediliyor ve dünya büyük bir çaresizlikle bu tabloyu izliyor.
Zorunlu Göçler: İnsanlık Tarihinin En Büyük Hareketliliği
Dünyada bugün 120 milyona yakın insan, savaşlar, yoksulluk, doğal afetler, baskıcı yönetimler ve iklim krizinin etkileri nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalmış durumda. Göç yalnızca bir yolculuk değil, çoğu zaman ölümle yaşam arasında gidip gelen zorlu bir hayatta kalma mücadelesidir. Göçmenler, evlerini, geçmişlerini, anılarını ve çoğu zaman geleceklerini geride bırakırken, belirsizliğe, dışlanmaya ve insanlık dışı koşullara doğru bir yolculuğa mecbur kalıyor.
Göç rotalarında batmak üzere olan botlarda hayatını kaybeden binlerce çocuk, sahile vuran cansız bedenler, Akdeniz’i dünyanın en büyük toplu mezarlarından birine dönüştürmüş durumda. Avrupa sınırlarında uygulanan sert politikalar, sınırlarda bekletilen mülteciler, dikenli teller, geri itmeler ve toplama merkezlerine dönüşen kamplar, modern dünyanın insan hakları sınavında sınıfta kaldığını gösteriyor.
Dünyada Göçün Nedenleri
Göçün temel nedenleri arasında savaş ve iç çatışmalar, siyasi baskılar, ekonomik çöküşler, yoksulluk, işsizlik, toplumsal ayrımcılık, devlet şiddeti, iklim krizinin tetiklediği su ve gıda kıtlığı, kuraklık, sel, deniz seviyesinin yükselmesi ve tarım alanlarının yok olması gibi çok katmanlı etkenler bulunuyor. Modern göç hareketleri artık yalnızca savaşla değil; iklim değişikliği nedeniyle yaşanamaz hâle gelen coğrafyalarla, kuruyan göllerle, çöle dönüşen tarım topraklarıyla ve suya erişimin imkânsızlaştığı bölgelerle doğrudan bağlantılı hâle geldi.
İklim Krizi ve Göç: Sessiz Ama Yıkıcı Bir Felaket
İklim değişikliği, 21. yüzyılın en büyük zorunlu göç nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor. Dünyada her yıl milyonlarca kişi; susuzluk, tarımsal verimsizlik, doğal afetler, kuraklık, yangınlar ve sel nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalıyor. Özellikle Afrika’nın Sahel bölgesi, Güney Asya, Orta Doğu ve Pasifik adaları iklim kaynaklı göçün en yoğun yaşandığı coğrafyalar hâline geldi. İklim göçleri, çoğu zaman uluslararası hukuk tarafından tanınmadığı için, bu insanların hakları belirsizlik içinde kalıyor; ne mülteci statüsü alabiliyorlar ne de güvenli bir yaşam alanına erişebiliyorlar.
Göç Yolunda Yitirilen Hayatlar: İnsanlığa Karşı En Büyük İhmal
Akdeniz, Ege ve Atlantik rotaları dünyada en fazla can kaybının yaşandığı göç yolları olarak biliniyor. Umuda yolculuk adı verilen bu kaçışlarda, düzensiz göçmenlerin bindiği tekneler çoğu zaman denizde batıyor ve her yıl binlerce insan hayatını kaybediyor. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar bu yolculukların en savunmasız gruplarını oluşturuyor. Sahillere vuran cansız bedenler, insanlığın vicdanında derin bir yara açmayı sürdürüyor.
Açlık, Yoksulluk ve Suya Erişim: İnsan Haklarının En Temel Boyutu
Bugün dünyada 780 milyon insan açlık sınırında yaşıyor, 2,2 milyar insan temiz suya ulaşamıyor ve 3 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun. Açlık ve suya erişememe, yalnızca bir yaşam mücadelesi değil; aynı zamanda insan haklarının en sert biçimde ihlal edilmesi anlamına geliyor. Yoksulluk ise milyonlarca insanı eğitime, sağlığa, barınmaya, adalete ve güvenli bir yaşama erişemeyecek hâle getiriyor. Bu tablo, ekonomik eşitsizliğin yalnızca refah farkı değil, doğrudan bir insan hakkı sorunu olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Ezenler ve Ezilenler Dünyası: Güç Dengelerinin Belirlediği Bir Gezegen
Modern dünya, görünürde gelişmiş teknolojilere, uluslararası hukuk metinlerine ve insan hakları sözleşmelerine sahip olsa da gerçekte “ezenler ve ezilenler” arasında derin bir uçurum barındırıyor. Gücü elinde tutan devletler, büyük şirketler ve uluslararası ekonomi–siyasi aktörler çoğu zaman insan haklarını kendi çıkarları doğrultusunda esnetiyor, yok sayıyor ya da ihlaller karşısında sessiz kalıyor. Ezilenlerin dünyasında ise mülteci kamplarında yaşam mücadelesi veren çocuklar, savaşlardan kaçan aileler, temiz suya erişemeyen köyler, tarım alanları kuruyan çiftçiler, kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan topluluklar ve baskıcı yönetimlerin gölgesinde özgürlüğünü kaybeden milyonlar var.
Adalet terazisi, çoğu zaman güçlü olandan yana ağır basarken, zayıf kalanların sesi uluslararası sistemde duyulmaz hâle geliyor. Bu nedenle insan hakları mücadelesi yalnızca hukuki bir mücadele değil; aynı zamanda baskının, sömürünün ve eşitsizliğin ürettiği dünya düzenine karşı insanlığın ortak vicdani mücadelesidir.
Türkiye’nin İnsan Hakları Karnesi ve Uluslararası Endekslerdeki Yeri
Uluslararası raporlar Türkiye’nin insan hakları konusunda sorunlu bir tablo çizdiğini gösteriyor. Freedom House’un raporunda Türkiye özgür olmayan ülkeler arasında yer alıyor. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye son sıralarda bulunuyor. Hukukun Üstünlüğü Endeksi, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, toplantı hakkı, kadın hakları, mülteci politikaları ve demokratik standartlar açısından düşük puan verdiği için Türkiye, yapısal reformlara ihtiyaç duyan ülkeler arasında değerlendiriliyor.
İnsan Hakları Mücadelesi Bitmedi, Şimdi Daha Zor!
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü, sadece bir hatırlatma günü değil; aynı zamanda insanlığın geleceği için kritik bir yüzleşme günüdür. Savaşların bitmediği, soykırımların sürdüğü, zorunlu göçlerin arttığı, iklim krizinin yaşam alanlarını yok ettiği, açlığın ve yoksulluğun milyonları esir aldığı bir gezegende insan hakları mücadelesi daha da zorlaşmış durumda.
İnsanlık; eşitlik, özgürlük, adalet ve dayanışma temelinde birleşmediği sürece bu ihlallerin sona ermesi mümkün görünmüyor. Ancak insan hakları mücadelesi, ezilenlerin sesine kulak veren, adalet arayışını sürdüren ve insan onurunu her koşulda savunan bir bilinçle devam ettikçe, dünya daha adil bir geleceğe doğru yol alabilir.





