Dünya, tarihin tozlu raflarında kaldığını sandığımız o karanlık döneme, "büyük güçler çatışmasına" geri döndü. Bu kez cepheler sadece siperlerde değil; demografik yapılarla oynanan haritalarda, çökertilen ekonomilerde ve suikastlarla devrilen rejimlerde kuruluyor. ABD’nin tek kutuplu dünya hayali ve İsrail’in bölgesel yayılmacılığı, Ortadoğu’yu bir "Armagedon" provasına dönüştürürken, asıl soru şu: Türkiye bu ateş çemberinden nasıl sağ çıkacak?
***
İran’da yaşananlar, bölgedeki dengelerin ne kadar kaygan olduğunu bir kez daha gösterdi. 36 yıllık Hamaney döneminin bir füze saldırısıyla sarsılması, sadece bir liderin ya da rejimin güç kaybı değil; bölgedeki "direniş ekseni" iddiasının teknolojik ve istihbari bir kuşatma altında can çekişmesidir. Ancak Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da gördüğümüz acı tecrübeden şunu öğrendik:
"Özgürlük" vaadiyle gelen füzeler, demokrasi değil, kaos ve sömürü getirir.
İran halkı baskıdan bunalmış olabilir; ancak sınır komşularının yaşadığı "demokrasi trajedisi" önlerinde ibretlik bir vesika gibi duruyor. Rejimlerin "kağıttan kaplan" çıkması, o ülkelerin halkları için kurtuluş değil, on yıllarca sürecek bir iç savaşın başlangıcı aslında.
***
Bu büyük oyunun en kritik hedefi ise Türkiye. Güney sınırımızda "teröristan" kurma çabaları, Afganistan’dan Pakistan’a kadar uzanan istikrarsızlaştırma operasyonları ve Meksika’dan Venezuela’ya kadar uzanan "hizaya getirme" taktikleri aynı üst aklın ürünü.
ABD-İsrail ikilisinin Ortadoğu’daki harita değiştirme iştahı, Türkiye’nin sadece güvenliğini değil, demografik yapısını da tehdit ediyor. Suriye ve Irak’tan sonra İran’ın da savaşa sürüklenmesi, Türkiye’nin kapısına milyonlarca yeni mülteci, artan ekonomik yük ve doğrudan sınır güvenliği riski anlamına geliyor.
***
Peki, Türkiye bu kaos ortamında ne yapmalı? "Her koyunun kendi bacağından asıldığı" bu yeni düzende, Birleşmiş Milletler gibi yapılar artık birer noter onay makamından öteye geçemiyor.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisinde attığı dev adımlar (İHA/SİHA teknolojileri, yerli füze sistemleri ve uçak projeleri) bir lüks değil, bir zorunluluk. Kendi silahını yapamayan bir ulus-devletin, bu kurtlar sofrasında masada kalma şansı yok çünkü.
Batı ile ilişkileri koparmadan ama Batı’ya bağımlı kalmadan; Rusya, Çin ve bölge ülkeleriyle denge kuran "çok boyutlu" bir siyaset izlenmeli.
Dışarıdan gelen bu devasa saldırı dalgasını göğüslemenin yolu, içerideki toplumsal barışı ve birliği güçlendirmek. Etnik ve dini fay hatlarını kaşıyanlara karşı "ulusal bütünlük" en büyük kalkan.
***
Gazze’de devam eden soykırım, medeni dünyanın sadece izlemekle yetindiği en büyük utanç tablosu. Bu trajedi, gücün hukuktan üstün olduğunu dünyaya haykırıyor. Türkiye, sadece kendi sınırlarını korumakla kalmamalı; bölgedeki bu yangının kendi evine sıçramasını engellemek için aktif önleyici ve gerektiğinde sert güç içeren bir stratejiyi tavizsiz uygulamalı.
Dünya yeni bir savaşa gidiyor olabilir; ancak bu savaştan en az hasarla çıkacak olanlar, kendi göbeğini kendi kesen ve başkasının demokrasisine değil, kendi gücüne güvenen milletler olacak.
***
Dünya, 1945 sonrası kurulan BM, NATO, AB, vesaire kurumların iflasını Gazze’nin enkazı altında izlerken, Ortadoğu’da kartların yeniden karılması değil, destenin yakılması süreci yaşanıyor. ABD’nin Afganistan’da Taliban’ı bırakıp Pakistan’la vuruşturması, Ukrayna’yı Rusya’nın önüne atıp varlıklarını yönetmesi ve Latin Amerika’da Maduro’yu kendi mahkemelerinde yargılama cüreti, tek bir merkeze işaret ediyor. ABD, kural tanımayan dünya imparatorluğu modunda; Trump da kuralsız imparatorluk peşinde!
***
İran’daki Hamaney rejiminin bir suikast veya doğrudan saldırıyla sarsılması, Batı medyasında bir "özgürlük baharı" gibi pazarlanacak. Ancak biz bu filmi Irak’ta gördük. İran’ın istikrarsızlaşması, Türkiye için 534 kilometrelik sınırın bir güvenlik kara deliğine dönüşmesi demek.
İran’ın dağılması, milyonlarca insanın Türkiye sınırına dayanması anlamına geliyor. Bu, sadece bir sığınmacı sorunu değil, Türkiye’nin sosyolojik yapısına yönelik bir "demografik mühendislik" operasyonu da olabilir. İran’daki otorite boşluğu, PKK/YPG’nin doğu hattında da nefes almasına ve bölgenin tamamen bir gri alan haline gelmesine yol açabilir.
***
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisine yaptığı devasa yatırım, sadece askeri bir tercih değil, bir istiklal davası. Batı’nın parasını verdiğimiz uçakları vermediği, parçasını kısıtladığı bir dönemde; KIZILELMA, KAAN, TCG Anadolu ve yerli füze sistemleri (HİSAR, SİPER) Türkiye’nin rehin alınamaz bir güç olduğunu kanıtlamaya yönelik.
Savaş artık tankların namlusunda değil, yapay zekalı dronların ve elektronik harp sistemlerinin algoritmasında kazanılıyor. Türkiye, bu alandaki hamleleriyle ABD-İsrail ekseninin teknolojik tekeline çomak sokuyor.
***
Uluslararası hukuk artık bir masal. Bugünün dünyasında geçerli olan tek kural caydırıcılık. Türkiye’nin izlemesi gereken siyasi hat şu sacayağına oturmalı:
Irak ve Suriye ile mevcut rejimlerle bile olsa toprak bütünlüğü temelinde asgari müştereklerde buluşmak. Çünkü bu ülkelerin bölünmesi, Türkiye’nin bölünme provası.
Gazze’de yaşanan soykırıma karşı küresel vicdanı örgütlerken, aynı zamanda sahada askeri varlık göstererek masadaki ağırlığını korumak.
Savaş sadece cephede değil, kur saldırıları ve ambargolarla cüzdanlarda veriliyor. Yerli kaynaklara dönüş ve ticaret yollarının çeşitlendirilmesi bu kuşatmayı yarmak için hayati önemde.




