Venezuela bugün yalnızca Latin Amerika’nın değil, küresel siyasetin de en çarpıcı kırılma noktalarından birini temsil ediyor. Yeraltı kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Venezuela’nın halkı derin bir yoksulluk içinde yaşarken, ülke aynı anda ABD, Rusya ve Çin arasındaki nüfuz mücadelesinin sahnesine dönüşmüş durumda. Bu tabloyu anlamak, sadece Caracas’taki iktidar mücadelesine değil; Washington’un Güney Amerika stratejisine, büyük güçlerin yeni dünya düzeni arayışına ve Türkiye gibi orta ölçekli ülkelerin bu kriz karşısında aldığı pozisyonlara da bakmayı gerektiriyor.


Petrol Zenginliğiyle Gelen Kırılganlık

Venezuela’nın bugünkü krizi, bir anda ortaya çıkmış bir felaket değil. Ülkenin kaderi, onlarca yıl boyunca petrol gelirlerine aşırı bağımlı hâle getirilmiş bir ekonomiyle şekillendi. Petrol, Venezuela için bir refah kaynağı olmaktan çok, ekonominin geri kalanını felç eden bir unsur hâline geldi. Tarım ve sanayi gelişmedi, üretim kültürü zayıfladı ve devlet, petrol gelirleri sayesinde topluma hesap vermek zorunda kalmadı.

Bu yapı, Hugo Chavez döneminde ideolojik bir çerçeve kazandı. Chavez, sosyal adalet ve anti-emperyalizm söylemiyle geniş halk kesimlerini arkasına aldı. Ancak bu söylem, güçlü kurumlar ve sürdürülebilir bir ekonomik modelle desteklenmedi. Devletleştirmeler, verimliliği artırmak yerine üretimi düşürdü. Petrol gelirleri sosyal yardımlarla dağıtıldı ama bu yardımlar kalıcı bir refah yaratmadı. Sistem, büyük ölçüde petrol fiyatlarına ve Chavez’in siyasi karizmasına bağlıydı.


Trumptan Venezuelaya Yonelik Askeri Operasyon Mesaji H1766144420 4Ae8Fd


Chavez’den Maduro’ya: Meşruiyetten Baskıya

Chavez sonrası dönemde Nicolas Maduro’nun iktidara gelişi, Venezuela’daki yapısal sorunları daha görünür hâle getirdi. Maduro, selefinin ideolojik mirasını sürdürmeye çalıştı ancak ekonomik kriz derinleştikçe yönetim daha sert, daha kapalı ve daha baskıcı bir çizgiye kaydı. Seçimlerin meşruiyeti tartışmalı hâle geldi, muhalefet etkisizleştirildi ve devlet aygıtı iktidarın devamını sağlamak için yeniden yapılandırıldı.

Bu süreçte Venezuela, yalnızca ekonomik bir çöküş değil, aynı zamanda büyük bir insani kriz yaşamaya başladı. Hiperenflasyon, gıda ve ilaç kıtlığı, milyonlarca insanı ülkeyi terk etmeye zorladı. Bugün Venezuela krizi, Latin Amerika tarihinin en büyük göç dalgalarından birine yol açmış durumda.


V E N E Z U E L L A1


ABD Neden Venezuela’ya Yüklendi?

ABD’nin Venezuela’ya yönelik tavrı, insan hakları ve demokrasi söylemiyle açıklansa da, bu söylemin arkasında daha derin stratejik hesaplar bulunuyor. Venezuela, ABD açısından tarihsel olarak “arka bahçe” olarak görülen bir coğrafyada, kontrol dışına çıkmış bir örnek olarak değerlendiriliyor. Üstelik Rusya ve Çin’in Venezuela’daki ekonomik ve askeri varlığı, Washington için kabul edilmesi zor bir tablo yaratıyor.

ABD, Venezuela üzerinden hem Latin Amerika’daki sol-popülist dalgayı kırmayı hem de Çin’in bölgedeki ekonomik nüfuzunu sınırlandırmayı hedefliyor. Uyuşturucu ticareti ve “narco-state” suçlamaları da bu müdahaleci politikanın meşruiyet araçları olarak devreye sokuluyor.


Büyük Güçler ve Yeni Soğuk Savaş Atmosferi

Venezuela, giderek daha fazla çok kutuplu dünyanın sembolik cephelerinden biri hâline geliyor. Rusya, Maduro yönetimine açık siyasi ve askeri destek vererek ABD’ye meydan okuyor. Çin ise daha sessiz ama daha derin bir strateji izliyor; kredi anlaşmaları ve yatırımlarla Venezuela’daki varlığını güvence altına almaya çalışıyor. Bu tablo, Venezuela’yı kendi iç sorunlarının çok ötesinde bir jeopolitik satranç tahtasına dönüştürüyor.


Türkiye’nin Venezuela Politikası: İlkesel Duruş mu, Refleks mi?

Türkiye’nin Venezuela krizi karşısındaki tavrı, büyük ölçüde dış müdahalelere karşı geliştirdiği reflekslerle şekillendi. Ankara, Maduro yönetimine verdiği destekle, meseleyi ideolojik bir Latin Amerika ilgisinden çok, “egemenlik” ve “seçilmiş iktidarlara karşı darbe” söylemi üzerinden okudu. “Dostum Maduro” ifadesi, bu yaklaşımın sembolü hâline geldi.

Ancak zaman içinde bu söylemin tonu değişti. Türkiye’nin Venezuela ile ekonomik ilişkileri sınırlı kaldı, coğrafi mesafe ve pratik çıkar eksikliği bu dosyanın Ankara için ikincil bir konu olmasına yol açtı. Sonuçta Türkiye, açık destek söylemini korumakla birlikte, fiiliyatta daha düşük profilli ve temkinli bir çizgiye yöneldi.


Türkiye İç Kamuoyunda İki Ayrı Okuma

Venezuela meselesi, Türkiye’de de belirgin bir görüş ayrışmasına neden oldu. Bir kesim, ABD’nin müdahaleci politikasını emperyalizmin yeni bir örneği olarak görerek Maduro’ya verilen desteği savundu. Diğer kesim ise Maduro yönetiminin otoriter yapısını, seçim tartışmalarını ve insan hakları ihlallerini öne çıkararak bu desteği eleştirdi. İlginç olan, bu iki yaklaşımın da dış müdahaleye mesafeli durmakta ortaklaşması, ancak iç meşruiyet konusunda ayrışmasıydı.


Uluslararası Hukuk ve Batı’nın Bölünmüş Tavrı

Bir ülkenin iç siyasetini zorla şekillendirmeye yönelik müdahaleler, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar yaratıyor. Birleşmiş Milletler, Venezuela konusunda açık bir askerî müdahaleye onay vermedi. Avrupa ülkeleri ise ABD’nin çizgisine kısmen yaklaştı ama tam anlamıyla desteklemedi. Bu da Batı bloğunun Venezuela konusunda dahi ortak bir strateji üretmekte zorlandığını gösterdi.


Bundan Sonra Ne Olur? Olası Senaryolar

Venezuela için kısa vadede radikal bir değişim olasılığı zayıf görünüyor. Birinci senaryoda, Maduro yönetimi mevcut baskı mekanizmalarıyla iktidarını sürdürürken, ülke uzun süreli bir ekonomik ve insani kriz içinde kalabilir. Bu senaryoda Venezuela, “donmuş kriz” yaşayan bir ülkeye dönüşür; ne tamamen çöker ne de toparlanır.

İkinci senaryo, kontrollü bir geçiş ihtimalini içeriyor. ABD ve bölgesel aktörlerin baskısıyla, iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma süreci gündeme gelebilir. Ancak bu senaryo, hem Maduro yönetiminin direnç göstermesi hem de muhalefetin parçalı yapısı nedeniyle zayıf bir ihtimal olarak öne çıkıyor.

Üçüncü senaryo ise, krizin daha da derinleşmesi ve devlet kapasitesinin ciddi biçimde aşınmasıdır. Bu durumda Venezuela, artan göç, iç istikrarsızlık ve bölgesel güvenlik sorunlarıyla anılan bir ülke hâline gelebilir. Bu senaryo, Latin Amerika’nın tamamı için yeni sorunlar doğurur.


Türkiye Açısından Olası Yansımalar

Türkiye açısından Venezuela krizinin doğrudan etkileri sınırlı olsa da, dolaylı etkileri önemlidir. Bu dosya, Ankara’nın dış politikada “müdahalecilik karşıtlığı” söylemini nasıl kullandığını ve bu söylemin pratik sınırlarını göstermesi bakımından öğreticidir. Venezuela örneği, Türkiye’nin büyük güçler arasındaki rekabette sembolik dosyalarda nasıl pozisyon aldığını ve bu pozisyonların zamanla nasıl esneyebildiğini ortaya koymaktadır.


Venezuela krizi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Bu kriz; yerel yönetim hatalarının, yapısal ekonomik sorunların ve küresel güç mücadelesinin kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Türkiye açısından ise Venezuela, ilkesel söylem ile reel politika arasındaki gerilimi gösteren çarpıcı bir örnek olmaya devam etmektedir.


M A D U R O


ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN VENEZUELLA OPERASYONU

Venezuela bağlamında, görevdeki Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ya da fiilen ülkeyi yöneten bir başkanın, ABD ya da başka bir devletin operasyonuyla evinden alınarak ülke dışına götürülmesi, uluslararası hukuk açısından açık ve ağır bir ihlal anlamına gelir. Bu tür bir eylem, “rejim meşruiyeti” ya da “diktatörlük” gibi siyasi gerekçelerle hukuken savunulamaz.

Öncelikle, Venezuela Birleşmiş Milletler üyesi egemen bir devlettir ve Maduro, tartışmalı da olsa ülke üzerinde fiilî ve etkili kontrolü elinde bulunduran devlet başkanıdır. Uluslararası hukuk, iç siyasi tartışmalara değil, fiilî yönetime bakar. Bu nedenle Maduro’nun görevdeki statüsü, ona mutlak kişisel dokunulmazlık kazandırır.

ABD’nin ya da başka bir ülkenin Venezuela topraklarında Maduro’ya yönelik zorla bir operasyon yapması, Birleşmiş Milletler Şartı’nın güç kullanma yasağını ihlal eder. Böyle bir müdahale, hukuken “yakalama” değil, kaçırma (abduction) olarak nitelendirilir. Bu, devletlerarası bir haksız fiil oluşturur ve doğrudan Venezuela devletinin egemenliğine yönelmiş bir saldırı sayılır.

Sıkça dile getirilen “seçimleri tanımıyoruz” ya da “Maduro meşru değil” argümanlarının uluslararası hukukta bağlayıcı bir karşılığı yoktur. Bir hükümetin demokratik olup olmadığı, başka bir devletin onu zorla devirmesine ya da liderini alıkoymasına hukuki zemin oluşturmaz. Bu tür gerekçeler siyasi söylemdir, hukuk değildir.

Venezuela örneğinde tek meşru yol, ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin açık bir tutuklama kararı ve bunun BM Güvenlik Konseyi yetkisiyle uygulanmasıdır. Bunun dışında yapılacak her türlü operasyon, uluslararası hukuka aykırı kabul edilir. ABD’nin UCM’ye taraf olmaması ve Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin vetosu bulunması, bu yolu fiilen kapatmaktadır.

Pratikte ise durum farklıdır. ABD gibi büyük güçler, böyle bir operasyonu “uyuşturucu ile mücadele”, “terör tehdidi” ya da “olağanüstü güvenlik riski” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışabilir. Ancak bu, hukuki değil, tamamen siyasi bir tercihtir. Hukuk açısından sonuç değişmez: Bu tür bir eylem, uluslararası düzeni zedeleyen tehlikeli bir emsal oluşturur.

Özetle Venezuela özelinde bir devlet başkanının zorla alıkonulması, uluslararası hukuk bakımından yasadışıdır, meşru değildir ve kabul edilemez. Böyle bir adım, yalnızca Maduro’yu değil, devlet egemenliği ilkesini hedef alır ve küçük–orta ölçekli tüm ülkeler için ciddi bir güvenlik riski yaratır.

Muhabir: Haber Merkezi