Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hasan Boztürk, Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nin Türkiye açısından tarihi bir önem taşıdığını belirterek, ülkenin hem jeopolitik konumu hem de savunma sanayiindeki gelişmeler sayesinde ittifak içinde daha güçlü bir konuma ulaştığını söyledi.
Boztürk, NATO'nun yeni güvenlik vizyonunun şekillendiği bu süreçte Türkiye'nin ev sahipliği yapmasının uluslararası dengeler açısından önemli bir mesaj taşıdığına dikkat çekti.
NATO Üyeliğinin Tarihsel Arka Planı
Türkiye'nin NATO üyeliğinin yalnızca askeri değil, aynı zamanda dış politika açısından da kritik bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Boztürk, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği'nin Boğazlar ve toprak taleplerinin Türkiye'yi Batı bloğuna yönelttiğini hatırlattı.
1952 yılında NATO'ya katılımın Türkiye'nin güvenlik politikalarını uzun yıllar şekillendirdiğini ifade eden Boztürk, Soğuk Savaş boyunca Türkiye'nin Batı ittifakı açısından stratejik önem taşıdığını söyledi.
Soğuk Savaş Sonrası Yeni Güvenlik Anlayışı
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle NATO'nun yeni bir kimlik arayışına girdiğini belirten Boztürk, ittifakın kriz yönetimi, terörle mücadele, enerji güvenliği ve siber tehditler gibi alanlara yöneldiğini ifade etti.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ise NATO'nun yeniden klasik güvenlik kaygılarına dönmesine neden olduğunu belirten Boztürk, Avrupa'nın da savunma harcamalarını artırma yoluna gittiğini söyledi.
NATO 2030 Vizyonunda Türkiye'nin Rolü
Boztürk'e göre Ankara'da düzenlenen zirve, NATO'nun "2030 ve Sonrası" vizyonunun şekillendirildiği kritik toplantılardan biri olma özelliği taşıyor.
Yeni dönemde NATO'nun yalnızca askeri bir ittifak olmayı değil, teknolojik üstünlüğü korumayı, savunma sanayi entegrasyonunu güçlendirmeyi ve özellikle güney kanadını daha etkin hale getirmeyi hedeflediğini ifade etti.
Savunma Sanayii Türkiye'nin Elini Güçlendirdi
Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdiğini belirten Boztürk, bu gelişmenin ülkenin NATO içindeki ağırlığını artıran en önemli unsurlardan biri olduğunu söyledi.
Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün'ün açıkladığı verilere dikkat çeken Boztürk, savunma sanayiinde yerlilik oranının yüzde 80'in üzerine çıktığını, sektörde 4 bin 500 firmanın faaliyet gösterdiğini, bin 400'ü aşkın projenin yürütüldüğünü ve 100 binden fazla kişiye doğrudan istihdam sağlandığını aktardı.
Boztürk ayrıca, 2002 yılında 250 milyon dolar seviyesinde bulunan savunma ve havacılık ihracatının son 12 aylık dönemde yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmasının Türkiye'nin uluslararası konumunu güçlendirdiğini ifade etti.
"Türkiye Zirveye Güçlü Bir Şekilde Ev Sahipliği Yapıyor"
Dr. Hasan Boztürk, Türkiye'nin NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapmasının yalnızca diplomatik bir gelişme olmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
"Türkiye'nin bu zirveye güçlü şekilde ev sahipliği yapmasının temelinde jeopolitik konumu kadar savunma sanayiinde elde ettiği başarılar da bulunuyor. Savunma sanayi yatırımları ve ihracat kapasitesi Ankara'nın uluslararası alandaki pazarlık gücünü önemli ölçüde artırmıştır."
Boztürk, Türkiye'nin NATO'nun yeni döneminde daha etkin rol üstlenmesinin hem bölgesel hem de küresel güvenlik açısından önemli sonuçlar doğuracağını sözlerine ekledi.
NATO Zirvesi ve Türkiye’nin güçlenen eli... Türkiye yeni dönemin önemli aktörü
Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hasan Boztürk
NATO’nun 36. Zirvesi 32 devletin katılımıyla Ankara’da yapılıyor. Bu zirve Türkiye açısından çok önemli görülmekte. Çünkü bu zirve Türkiye’nin önemini gösteren bir zirve olarak yerini alacaktır. Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye için oldukça önemli kabul edilir. Soğuk Savaş’ın başlangıcının da kritik bir dönüm noktası olduğu değerlendirilir. O günün şartlarına bakıldığında da günümüz değerlendirmesinde de böylesi bir değerlendirme yapmak mümkün olacaktır. Zira 1925 yılında (17 Aralık) Paris’te imzalanan Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması zamanla eski heyecanını yitirmiş ve Sovyet tarafının Türkiye’den toprak talebiyle Ankara hükümetinin Boğazlardaki hakimiyetini pekiştirmesinden duyduğu rahatsızlıkla Moskova’nın üs talebi yeni bir döneme işaret etmişti. Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin Batı’ya yakınlaşmasının itici gücü olmuştu. Yani NATO’ya giriş sürecinin dış politika bağlamındaki en önemli argümanı olmuştu. Kore’ye asker gönderilme süreci de bu durumu pekiştiren bir husus olmuştu. 1952 NATO üyeliği Türkiye açısından bir dönüm noktasıydı. Nitekim Soğuk Savaş dönemi Türkiye için dış politikanın ciddi manada argümanı oldu. Truman Doktrini ve Marshall planı dış politikayla beraber iç politikayı da etkiyen unsurlardandı. Çok partili hayata geçiş ve savunma anlamında olası Sovyet tehlikesinin yanında toplum nezdinde belki de çok az bilinen bir döneme kapı aralanmıştı. Küba Füze Krizi ile birlikte Türkiye’de Amerikan nükleer silahlarının konuşlanmış olduğu ortaya çıkmıştı. Bu durum ABD ile SSCB arasındaki pazarlıkların kamuoyuna yansımasıyla öğrenilmişti.
Aynı zamanda iç politikada komünizm ile mücadele söylemleri ve eylemleri ve doğal olarak karşıtlığı ülkenin tartışma konusuydu.
Yine o dönemlerde Fransa’nın 1960’lı yılların ortalarında De Gaulle yönetiminde Sahra Çölündeki nükleer denemesiyle birlikte NATO’nun askeri kanadından çıkışı dönemin belki de en önemli hususlarındandı.
ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ile SSCB önderliğindeki Varşova Paktı üyeleri arasındaki bu dönem 1990’lı yılların başında yeni bir dönüm noktasına evrilmişti.
NATO’nun Sovyet karşıtı motivasyonu Soğuk Savaş sonrasında yerini bir nevi kimlik krizine bırakmış oldu. Dünyada iki kutuplu yapıdan çok kutuplu anarşik bir sürece doğru yönelim ortaya çıktı.
AB’nin (AKÇT-AET-AB) ekonomik bir aktörden öte yeni bir konuma ulaşma hedefiyle yoluna devam ettiği ortamda Türkiye de yeni dünya düzeninde yerini aramaya çalışan aktörlerdendi.
Burada özellikle ifade edilmesi gereken husus Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi ve sonrasına ilişkin konumlamasına yönelik değişim olsa gerek. Zira Türkiye jeopolitika açısından Soğuk Savaş’ın değerli bir aktörüydü. Sovyet karşıtlığı motivasyonunda Batı devletleri nezdinde son derece değerli konumdaydı. Soğuk Savaş sonrası dönem itibariyle NATO kendisine yeni bir motivasyon kaynağı ararken Türkiye de BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimî üyesinden biri olan Fransa da Çin de yeni döneme göre kendini güncelleyen aktörlerdendi. Yeni dönemde Türkiye’nin jeopolitika bağlamındaki değerliliği bir süreliğine sekteye uğramış gibiydi.
NATO’nun yeni konsepti de özellikle 1991 Roma Zirvesi ile birlikte nükleer caydırıcılıktan ziyade (etkisi azalmış) çatışma önleme, kriz yönetimi ve eski Varşova Paktı ülkeleriyle diyalog geliştirme ekseni üzerine olmuştu.
11 Eylül Saldırıları da şüphesiz NATO başta olmak üzere ABD ile tüm ülkelerin güvenlik anlayışında yeni bir döneme girilmesine yol açmıştı. 2010 Lizbon Zirvesi ise terörizm, siber saldırılar ve enerji güvenliği konularına odaklanılmasını sağlarken, küresel çapta kriz yöneten bir konum hedeflenmişti.
Şüphesiz Rusya’nın geri dönüşü ile birlikte özellikle Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte kuruluş dönemindeki kaygılara dönülmüş olsa da küresel çapta hemen her alanda bir kriz ortamı söz konusu olmuştu. Orta Doğu başta olmak üzere Balkanlar ve birçok alanda krizlerle yüzleşilmek zorunda kalınmıştı.
Hatta bir normatif güç olan AB bile PESCO’yu istediği seviyeye ulaştıramasa da gerek üst otorite olarak gerekse ulusal devletler savunma harcamalarını artırmayı gündemine almıştı.
Rusya-Ukrayna kriziyle birlikte NATO’yu tartışmaya açan ülkeler bile yeniden bu yapıya sarılmak zorunda kalmıştı.
Böylesi bir ortamda NATO zirvesi Ankara’da toplanıyor.
NATO Ankara zirvesinin Gelecek Perspektifi “NATO 2030 ve Sonrası” şeklinde.
Yeni dönemde NATO’nun vizyonu salt askeri bir ittifak değil aynı zamanda teknolojik üstünlüğü korumayı hedeflemekte.
Beraberinde savunma sanayii entegrasyonunu içermekte.
Yine NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi amaçlanmakta.
Elbette Çin’in ve Rusya’nın durumu.
Böylesi bir ortamda NATO zirvesi Ankara’da toplanmakta.
Elbette NATO karşıtlığı seslerini duyuyoruz.
Ancak Türkiye’nin şu andaki çizgisi NATO’nun yeni döneminde etkin rol üstlenmek şeklinde olsa gerek.
Burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor.
Konjonktürel bağlamda Türkiye’nin jeopolitik konumunun yeniden çok önemli hale gelmesi ya da önemli olduğunun yeniden hissedilmesi ve savunma sanayi konusunda kat ettiği aşama.
Savunma sanayinde yapılan yatırımlar ve elde ettiği başarılarla bu konudaki ihracat potansiyeli Ankara’nın elini güçlendiren hususlar olarak dikkat çekmekte.
Bu noktada Savunma Sanayi Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün’ün verdiği rakamlar son derece önemli.
Görgün, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nda yaptığı açıklamada “Türk savunma sanayii bugün yerlilik oranını yüzde 80’lerin üzerine taşımıştır. Savunma sanayiimiz 4 bin 500 firma, bin 400'ü aşan proje ve 100 bini aşkın doğrudan istihdamıyla güçlü ve derinlikli bir ekosistem haline gelmiştir. 2002 yılında yıllık 250 milyon dolar olan savunma ve havacılık ihracatımız, geçtiğimiz 12 aylık dönemde yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmıştır. “ ifadelerini kullanmakta.
Nihayektinde Türkiye’nin NATO zirvesine ev sahipliği yapması İttifakın yeni konseptinin şekilleneceği bir dönemde son derece önemli olmakla birlikte ülke genelinde savunma sanayi yatırımlarının geldiği nokta da kıymetli bir avantaj. Yani Türkiye’nin bu zirveye eli güçlü bir şekilde ev sahipliği yapmasının altında jeopolitikanın yanında savunma sanayiinde elde ettiği başarı da bulunmakta.





