Mustafa Kuvancı
Haziran ayı, bu ülkenin sokaklarına ne yazık ki sadece yazın sıcaklığını değil; binlerce evin salonuna gergin bir bekleyişi, optik formlara sıkıştırılmış gelecek kaygısını taşıyor. LGS ve YKS maratonlarıyla toplum olarak yine o bildik, tanıdık refleksin esiri oluyor; çocuklarımızı puanların, yüzdelik dilimlerin ve sıralama robotlarının soğuk labirentlerine bırakıyoruz. Oysa her sınav dönemi bittiğinde sormamız gereken ama ısrarla ertelediğimiz o can alıcı soru orta yerde duruyor: Biz bu süreçte akademik birer "skor" mu üretiyoruz yoksa hayata hazır, ruhsal bütünlüğünü koruyabilmiş nitelikli insanlar mı yetiştiriyoruz?
Geçenlerde Fayn’ın yayınladığı bir dosya haber, bu başarı hırsının ve eğitim dünyasının geldiği cinnet noktasını yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Habere göre aileler, çocuklarının sınavda birkaç net daha fazla yapabilmesi, çalışma masasının başında birkaç saat daha fazla kalabilmesi için, ortada tıbbi bir teşhis dahi yokken çocuklarına kırmızı reçeteli dikkat ilaçları vermeye başlamış. Sadece ağır DEHB vakalarında uzman hekim kontrolünde kullanılması gereken uyarıcılar, artık veli gruplarında gizli birer "sınav dopingi" gibi kulaktan kulağa fısıldanır hale gelmiş.
Fayn’ın haberinde öyle can alıcı bir nokta var ki gelinen durumu net şekilde ifade ediyor. Bir veli, mesleği psikiyatrist olduğu halde girdikleri ruh halini şöyle dile getiriyor haberde: “Bu ilaçları bizimkinin sınıfında sadece iki çocuk kullanmıyor. Bir ilaç ne ki? Çocuklara kokteyl veriliyor. Psikopat LGS annesi diye bir tanım var. Önce, ne saçma bir durum diyorduk eşimle. Sonra biz de o psikopat ailelere dönüştük. Her şeyimizi, her işimizi askıya aldık.”
Peki ne ara başarı hırsı, ebeveynlik şefkatinin ve çocuk sağlığının önüne geçti? Ne ara bir annenin, bir babanın evladına duyduğu o koşulsuz sevgi, deneme sınavı sonuç karnelerine endeksli bir ödül-ceza mekanizmasına dönüştü? Şefkat, doğası gereği korumayı, sarmalamayı ve çocuğun varlığına şükretmeyi gerektirir. Oysa bugün karşımızda duran tablo, şefkat maskesi takmış sert bir hırstan başka bir şey değil. Çocuğunun uykusuz feryatlarını, kaybettiği neşesini, hatta kimyasal ilaçların yan etkileriyle titreyen ellerini görmezden gelip sadece yılsonundaki tabelaya odaklanan bir ebeveynlik anlayışı, evladını korumuyor; onu modern dünyanın başarı arenalarına kurban ediyor. Bana göre hiçbir yüzdelik dilim, bir çocuğun anne-babasının ona yürekten söylediği "sen her halinle değerlisin" ifadesinin yerini tutamaz.
Yıllarını bu mesleğe vermiş, okul koridorlarında ve idare odalarında yüzlerce veli hikayesine tanıklık etmiş bir eğitimci olarak bu hırsın aileleri nasıl körleştirdiğini çok iyi biliyorum. Geçmişte bir velimle konuşmuştum. Çocuğuna dershane, özel dersler ve ekstra sınavlarla örülü, nefes aldırmayan ağır bir program hazırladığını ve uyguladığını anlatmıştı. Gururla anlatıyordu: "Hocam, her akşam eve gelen özel öğretmenden sonra ben de çocuğun yanına oturuyorum, öğretmenle işlediği konuyu ona baştan tekrar ettiriyorum." Sonra "Hocam, yapmamı istediğiniz başka bir şey var mı?" dedi. Yüzündeki o aşırı hırslı ifadeye bakıp "Evet," dedim, "Sizden bir şey daha istiyorum. Lütfen anne olun. Çocuğunuzun öğretmeni, koçu, performans yöneticisi olmayın; sadece annesi olun." Veli bu sözüme o kadar içerlemişti ki bir daha benimle konuşmadı. Ama o çocuğun omuzlarındaki yükü hafifletmek için bu uyarıyı yapmak bir eğitimci olarak benim görevimdi.
Bir başka acı örnek de sırf "etiket" uğruna bir çocuğun hayatıyla nasıl kumar oynandığının kanıtıydı. Balıkesir’de bir velimiz, çocuğunun mutlaka fen lisesini kazanmasını kafaya koymuştu. Ne var ki çocuğun kapasitesi ve akademik gerçekliği buna uygun değildi. Ancak sırf eşe dosta, çevreye "Çocuğum fen lisesini kazandı" diyebilmek için Balıkesir’den kilometrelerce uzaktaki, taban puanı nispeten daha düşük olan Ağrı Fen Lisesini yazdırdı. Çocuk kazandı da... Sırf o unvan uğruna yola çıkan öğrenci, Ağrı’da yatılı okulda ancak bir ay dayanabildi. Yapamadı, ruhu ve bedeni bu ağır hırsı kaldıramadı ve nihayetinde Balıkesir’e geri döndü. O bir ayda bu çocuğun dünyasında nelerin yıkıldığını, hangi güven duygularının zedelendiğini varın siz hayal edin.
Aslında bu iki hikayenin arkasında, sıklıkla karşılaştığımız bir başka tehlikeli ebeveyn modeli daha gizli: Kendi gerçekleşmemiş hayallerini çocuğuna yükleyenler. Kendi gençliğinde kazanamadığı okulu, sahip olamadığı mesleği ya da yarım kalmış hedeflerini, çocuğunun gözyaşlarına ve çığlıklarına rağmen ona acımasızca dayatan ebeveynler... Bu modelde çocuk, kendi hayatını yaşayan bir birey değil anne ve babasının geçmişteki başarısızlıklarını telafi etmekle görevlendirilmiş bir tamir aracıdır. Okul birinciliklerini, kazanılan prestijli okulları kendi sosyal çevrelerinde birer "itibar ve gurur" nesnesi, birer vitrin süsü olarak kullanan bu yaklaşım, çocuğun sırtına taşınması imkansız bir psikolojik borç yüklüyor.
Hiç unutmam, geçmiş yıllarda üniversite sınavında kendisi hiç istememesine rağmen ailesinin yoğun baskısıyla Cerrahpaşa Tıp Fakültesini yazmak zorunda kalan ve kazanan bir öğrencim vardı. Türkiye'nin en iyi hekimlerini yetiştiren o amfilerde koca bir yılı kabus gibi geçirdikten sonra memleketine geri döndü. Tekrar sınava hazırlandı ve gerçekten mutlu olacağı başka bir bölüme gitti. Bir gün ona neden bunu yaptığını sorduğumda öyle bir şey söyledi ki hırslı ebeveynliğin mantık sınırlarını nasıl zorladığını o an anladım. Çocuk, "Hocam," dedi, "Ben ailemin zorlamasıyla tıp yazdım ama ben kan gördüğümde bayılıyorum, nasıl doktor olayım?" Düşünün bir anne-baba, evladının kan gördüğünde bayılacak kadar hassas olan doğasını, kendi "doktor velisi olma" hırslarının arkasında hiç görememiş, görmek istememişti. Çocuk, anne babasını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla ezildikçe, kendi özgün benliğinden uzaklaşıyor.
Madalyonun bir yüzü daha var. Çocuklarımız bugün sadece hırslı ailelerin değil aile, okul ve çevre baskısının oluşturduğu o devasa üçgenin altında acımasızca eziliyor. Çevre, akranlar, akrabalar ve mahalle baskısı sürekli bir kıyas mekanizmasını beslerken okullar da ne yazık ki mevcut sistem gereği bu hırslı yarışa dahil olmak zorunda kalıyor. Okullar, eğitim ve yaşam alanı olma vizyonlarını bir kenara bırakıp sistemin dayattığı o "başarı" kriterlerine, bireysel ve kitlesel derece sayılarına endeksli birer yarış pistine dönüşüyor. Sınav odaklı sistem, okulları da bu dişlinin bir parçası olmaya zorladıkça, kurumsal hırslar ile bireysel hırslar birleşiyor ve olan yine o iki ateş arasında, o amansız baskı kıskacında sıkışıp kalan savunmasız çocuklarımıza oluyor.
Aile-okul-çevre üçgeninde kurulan bu baskı mekanizmaları, Balıkesir'den Ağrı'ya uzanan o hırs köprüleri, kan gördüğünde bayıldığı halde tıp amfilerine sürülen evlatlar ya da bir pazar sabahı girilecek sınav için çocuklara uzatılan o kırmızı reçeteli ilaçlar hangi başarı vizyonuna sığar? Biz okul sıralarında geleceği inşa edecek hür, yaratıcı ve sağlıklı zihinler mi yetiştiriyoruz yoksa başarı odaklı modern laboratuvarların deneklerini mi? Bir çocuğun doğal biyolojik ve ruhsal dengesini, hırslarımız ve eski bir hayalimiz uğruna feda etmek ebeveynlik şefkatinin neresiyle bağdaşır?
Kimyasal ilaçlarla ya da baskıyla kazanılan nitelikli okulların çocuğun özgüveninde ve karakterinde açacağı derin yaraları tamir etmesine imkan yoktur. Bugün asıl ihtiyacımız olan şey, çocukların önüne kırmızı reçeteler koymak değil onlara toplum olarak, aile olarak "koşulsuz kabul reçetesini" sunabilmektir. Sınavlar gelir geçer, sistemler değişir; fakat o çocukların ruhlarında bıraktığımız izler ömür boyu kalır. Küçüklüğünde parmağına bir kıymık batsa aklımızın gideceği güzel çocuklarımızı bugün sınavların acımasız dişlilerinde heba etmeyelim. Onların bedenen ve ruhen sağlıklı olması eminim ki her anne babanın tek temennisidir.
2026 LGS’nin ardından yükselen haklı feryatlar ve yapılan analizler de gösteriyor ki bu yangın her yıl daha da büyümektedir; çocukların sırtındaki yük artık taşınamaz, ailelerin omzundaki psikolojik baskı ise sürdürülemez bir boyuta ulaşmıştır. Tam da bu noktada, sınavları birer "hayat-memat" meselesi olmaktan çıkaracak asıl merci Milli Eğitim Bakanlığıdır. Bakanlığın üzerine düşen en büyük sorumluluk; eğitimi okul türlerine göre keskin uçurumlardan kurtarmak, her mahalledeki okulu aynı niteliğe kavuşturarak çocukları ve aileleri bu amansız yarış pistine çıkmaya mecbur bırakmamaktır. Öğrencileri bu ağır sınav yükünden kurtarmanın yolu çocukların erken yaşta ilgi, yetenek ve becerilerine göre yönlendirildiği, merkezi sınav puanlarının değil süreç odaklı değerlendirmelerin esas alındığı, insanı sadece bir "skor" olarak görmeyen köklü ve yapısal bir sistem reformunu hayata geçirmektir. Ancak o zaman haziran ayları, çocuklarımız için kaygı dolu birer gölge olmaktan çıkıp yeniden hak ettikleri neşeli yaz mevsimlerine dönüşebilir.





