Balıkesir’de iki genç kız… İkisi de üniversite öğrencisi, ikisi de aynı fakülteden, ikisi de aynı yurtta kalıyor… Ve ne yazık ki ikisi de aynı şekilde, üçüncü kattan düşerek hayatını kaybediyor. Aralarında sadece aylar var. Biri 29 Ekim 2025’te, diğeri 26 Nisan 2026’da. İsimler değişiyor: Azra Dorak ve Merve Kılıç. Ama hikâyenin omurgası ürkütücü biçimde aynı kalıyor.
Bu artık sıradan bir “adli vaka” başlığıyla geçiştirilebilecek bir durum değil.
SIRADANLAŞTIRILAN ACI
Her iki olayın ardından yapılan resmi açıklamalar neredeyse kelimesi kelimesine aynı. “Elim bir olay”, “derin üzüntü”, “başsağlığı”, “süreç titizlikle inceleniyor”… Bu cümleler bir noktadan sonra anlamını yitiriyor. Çünkü aynı metin, aynı yurtta yaşanan ikinci ölümün ardından tekrar edildiğinde artık bir taziye değil, bir refleks haline geliyor.
İki genç kızın hayatını kaybettiği bu olaylar gerçekten sadece birer “üzücü hadise” midir? Yoksa daha derin, daha yapısal bir sorunun işareti mi?
ASIL İNCELENMESİ GEREKENLER…
Bir mekân, özellikle de yüzlerce gencin yaşadığı bir yurt, yaşananlardan bağımsız düşünülemez. Aynı yurtta, aynı fakülteden iki öğrencinin benzer şekilde hayatını kaybetmesi tesadüfle açıklanamayacak kadar ağır bir tablo ortaya koyuyor.
Bu noktada yalnızca adli soruşturma yetmez. Hukuk elbette kendi işini yapacaktır. Ama olay sadece “nasıl öldü?” sorusu değildir. Asıl soru “neden bu noktaya gelindi?” olmalıdır.
Bu sorunun cevabı psikolojidedir, sosyolojidedir, yaşam koşullarındadır, yalnızlıkta, baskıda, umutsuzlukta saklı olabilir.
Peki bu alanlarda bir inceleme başlatıldı mı?
GENÇLER SADECE KAYIT NUMARASI DEĞİL!
Üniversiteler yalnızca eğitim veren kurumlar değildir. Özellikle şehir dışından gelen öğrenciler için bir yaşam alanıdır. Ailelerin çocuklarını emanet ettiği yerlerdir.
“18 yaşını geçti, bireydir” demek, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Aksine, o yaşlar en kırılgan dönemlerdir. Gençler hayatla ilk ciddi yüzleşmelerini o yıllarda yaşar. Ekonomik zorluklar, yalnızlık, gelecek kaygısı, akademik baskı… Hepsi üst üste biner.
Eğer bu gençler bir de devlet yurdunda kalıyorsa, bu sorumluluk daha da büyür. O odanın konforu, o binanın güvenliği, o yemekhanenin kalitesi, o duştan akan su… Hepsi bir bütünün parçasıdır.
Ve Balıkesir’de bu bütünün uzun süredir aksadığı biliniyor.
BİLİNEN AMA ÇÖZÜLMEYEN SORUNLAR
Daha geçen yıl eğitim dönemi başında yaşanan yurt krizi hâlâ hafızalarda. Hazır olmayan yurtlar, açıkta kalan öğrenciler, sonradan yapılan apar topar yerleştirmeler… Ardından gelen su sorunları, sıcak su eksikliği, hijyen tartışmaları…
Bunlar münferit şikayetler değil. Bunlar bir sistemin aksadığını gösteren işaretler.
Elbette hiçbir sorun doğrudan bir insanın hayatına son vermesine indirgenemez. Ama sorunlar birikirse, ihmal edilirse, görmezden gelinirse; o ortamın psikolojik yükü ağırlaşır.
İşte tam da bu yüzden bu iki ölüm yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir vakadır artık.
SOKAKTA YÜKSELEN SES
Son olayın ardından öğrencilerin sessiz kalmaması önemliydi. Yurt önünde yapılan açıklamalar, gençlerin yalnızlık, çaresizlik ve görmezden gelinme duygusuna dikkat çekti.
Siyasi gençlik örgütleri de bu çağrıya destek verdi. Açıklamalarda dile getirilen “yalnız değilsiniz” mesajı, aslında sistemin veremediği bir güvenin dışarıdan kurulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Bu da başlı başına düşündürücü.
SORUMLULUK SADECE MAHKEME SALONLARINDA DEĞİL
Bir milletvekilinin “gençler korunamıyor” sözleri ağır bir ithamdır. Ama bu sözler havada kalmamalı. Cevap verilmesi gereken yer mahkeme değil, doğrudan kamuoyudur.
Üniversite yönetimi burada edilgen bir pozisyonda kalamaz. Sadece “inceleniyor” demek yeterli değil. Neyin incelendiği, nasıl incelendiği ve hangi sonuçların çıkarıldığı şeffaf biçimde ortaya konmalıdır.
Daha da önemlisi, üniversite kendi içinde bağımsız bir değerlendirme süreci başlatmalı. Psikolojik destek mekanizmaları, yurt yaşamı, öğrencilerin şikayetleri, sosyal ortam… Her şey masaya yatırılmalı.
GELECEĞİ KAYBETMEMEK İÇİN…
Bu ülkenin en büyük sermayesi gençleri. Üniversite sıralarında oturan her öğrenci, bir ailenin umudu, bir toplumun geleceğidir.
Azra Dorak ve Merve Kılıç… İki isim, iki hayat, iki yarım kalan hikâye.
Onları sadece “başsağlığı mesajlarıyla” uğurlamak, geride kalanlara haksızlık olur. Asıl sorumluluk, bu ölümlerin nedenlerini cesaretle sorgulamak ve bir daha yaşanmaması için gerçek adımlar atmaktır.
Aksi halde aynı cümleleri yeniden okumaya devam ederiz:
“Derin bir üzüntüyle öğrendik…”





