Bir yıl sonra kızım üniversite sınavına girecek. Yıllarını eğitime vermiş bir baba olarak kafamda henüz cevabını bulamadığım bir soru var: Ben çocuğumu hangi mesleğe yönlendireceğim?
Eskiden denklem basitti. Çocuk çalışır, dirsek çürütür, iyi bir derece yapar, diplomasını alır ve hayatını kurardı. Bugün ise ülkedeki diplomalı işsizler ordusuna, kaskını takıp sipariş yetiştiren mühendislere, üç harfli zincir marketlerde barkod okutan, koli taşıyan iktisatçılara, sosyologlara ve asgari ücrete talim eden gençlere baktıkça bir ebeveyn olarak derin düşüncelere dalıyor, umutsuzluğa düşüyorum. Çünkü artık sorun çocuklarımızın okuması değil, kazandıkları geleceğin plansızlık yüzünden koskoca bir yanılsamaya dönüşmesi.
Daha birkaç gün önce karşılaştığım iki gençle konuştum. İkisi de okul öncesi öğretmenliği okuyor. Biri sözel puan türünde Türkiye 4 binincisi, diğeri 10 binincisi olarak bu bölüme yerleşmiş. Sözelde 4 bine girmek, en köklü üniversitelerin en gözde bölümlerine rahatlıkla girebilecek, parmakla gösterilecek bir başarı demek.
Neden bu bölümü seçtiklerini sordum. Yanıtları içimi burktu: "Hocam, o dönem okul öncesi alımı zirvedeydi. 'En garanti meslek, mezun olur olmaz atanırsınız' dediler, derece puanımızı buraya yatırdık. Şimdi ise kapılar kapandı, atama neredeyse durdu. Ortada kaldık, ne yapacağımızı bilmiyoruz..."
Gözlerindeki o donuk çaresizliği görmeliydiniz. Biz bu çocuklara ve ailelerine ne yapıyoruz?
Anadolu’daki dar ve orta gelirli aileler; dershaneye, özel derse, test kitaplarına, başka şehirde okuyan evladın fahiş kira ve yurt paralarına yetişebilmek için ya avuçlarındaki son birikimi tüketiyor. Bir ailenin dişinden tırnağından artırarak eğitime yatırdığı o sermaye, mezuniyet günü ya bir motorun arkasındaki kurye çantasına ya da bir süpermarketin kasa reyonuna sıkışıp kalıyor.
Gelin, meselenin vahametini gizlenemez rakamlarla masaya yatıralım:
Türkiye'de her yıl yaklaşık 900 bin genç üniversitelerden mezun oluyor. Sadece eğitim fakülteleri ve formasyon alanlarla birlikte her yıl sisteme 65 bin yeni öğretmen adayı katılıyor. Birikmiş havuzla birlikte KPSS kapısına dayanan öğretmen sayısı 500 bini aşmış durumda. Peki, devlet yılda kaç öğretmen atıyor? Yalnızca 20 bin!
Sınava giren her 100 öğretmen adayından 96’sı dışarıda kalıyor. O yıl mezun olanların dahi üçte ikisi daha ilk günden işsizler kervanına katılıyor; havuz her yıl 40-45 bin kişi daha büyüyor.
Üstelik gençlerin önündeki duvarlar sadece bu acı matematikle de sınırlı değil, sistemin çarkları dört bir koldan kilitlenmiş vaziyette:
Emeklilik Tıkandı: Hayat pahalılığı, eriyen emekli maaşları ve yetersiz ikramiyeler yüzünden öğretmenler hak ettikleri halde emekliye ayrılamıyor. Geçmişte her yıl 15-20 bin öğretmen emekli olup arkadan gelen gençlere alan açarken son yıllarda bu sirkülasyon durma noktasına geldi. Tecrübeli kadrolar sistemde kaldıkça, arka kapıdan tek bir genç içeri giremiyor.
Doğum Oranları Çakıldı, Norm Fazlası Patladı: TÜİK verileri doğurganlık hızının dip yaptığını gösteriyor. Okul çağına gelen çocuk sayısı her yıl azalıyor. Bugün okullarda mevcut kadrolu öğretmenlerimiz dahi ders saati yetersizliğinden norm fazlası durumuna düşüyor. Kendi kadrolu öğretmenine ders bulamayan bir sistem, yüz binlerce yeni mezunu nasıl istihdam edecek?
Akademi Bilmecesi: 4 yıl fakülte okumak, KPSS’den 85-90 almak da yetmedi, şimdi bir de Millî Eğitim Akademisi bariyeri çıktı. Doğrusu buradaki amacı anlamakta güçlük çekiyorum. 4 yıllık eğitim fakültelerimiz o kadar mı yetersiz ki bir buçuk iki yıl daha öğretmen yetiştirme ihtiyacı duyduk? Doçentlerin, profesörlerin 4 yılda veremediği hangi tılsımlı bilgiyi bu akademide vereceksiniz? Yoksa asıl niyet, atanamayan yüz binlerce gencin feryadını bastırmak, onları bir-iki yıl daha cep harçlığıyla oyalamak ve işsizlik istatistiklerini ertelemek mi? Kendi diplomanıza güvenmiyorsanız o fakülteleri neden açık tutuyorsunuz?
Oysa madalyonun diğer yüzünde bambaşka bir feryat var. Organize sanayi bölgelerinde bir CNC operatörü, kaynak ustası ya da kalıpçı asgari ücretin 3-4 katını kazanıp yine de bulunamazken biz çocuklarımıza "Aman ellerin kirlenmesin, masa başında otur." dedik. Şimdi o çocuklar tertemiz elleriyle işsizlik kuyruklarında bekliyor. Sanayici çırak bulamıyor, tarlada mahsulü toplayacak genç kalmadı, amfilerimiz ise işsiz mühendis ve öğretmenle dolu.
Buradan açıkça çağrı yapıyorum: Çözüm, her ilçeye genel-geçer bölümlerle tabela meslek yüksekokulları dikip işsizliği dört yıl ötelemekte değildir.

Devlet artık ilçelerin oy dengesine göre kontenjan belirlemeyi bırakmalıdır. Türkiye'nin önümüzdeki 10 yıllık demografik yapısı, sanayi ihtiyacı ve tarım haritası masaya yatırılmalı, reel karşılığı olmayan hiçbir bölüme tek bir kontenjan dahi verilmemelidir.
İlçelerimize tabela üniversiteleri değil, o toprağın bereketini işleyecek üretim tesisleri kuralım:
Zeytinin, zeytinyağının başkenti olan ilçede büro elemanı değil; modern sıkım tesisleri, laboratuvarlar ve ihracat atölyeleri kuralım.
Hayvancılığın ve sütün kalbi olan yörelerde mandıracılığı, peynir teknolojisini dünya standardına çıkaracak üretim merkezleri açalım.
Mermeri, madeni, seramiği olan havzalarda ham maddeyi işleyecek tasarım ve zanaat atölyeleri kuralım.
Çocuklarımızı içi boş amfilerde boğmak yerine sabah tarlasında, serasında, tezgâhında üreten; öğleden sonra laboratuvarda katma değer yaratan uzmanlar haline getirelim.
Kızıma ve onun kuşağına bakarken içimdeki sızı büyüyor. Planlaması yapılmamış her bölüm bir hayal kırıklığı, sahadaki gerçekle uyuşmayan her diploma bu ülkenin yarınından çalınan bir umuttur. Artık duvara asılacak kâğıtları değil toprağı, tezgâhı ve gerçek üretimi kutsamak zorundayız.




