KUBİLAY S. ÖZTÜRK


Trump ikinci kez ABD Başkanlık koltuğuna oturmadan önce, seçilirse dünyadaki savaşları durduracağını iddia ediyordu. O günlerde Gazze’de İsrail soykırımı gündemdeyken, bölgeyi bir tatil cenneti yapma planlarını tüm dünyaya pazarlamıştı Trump. Her fırsatta Nobel Barış Ödülü sevdasını da dile getiriyordu. Fakat aynı süreçte Panama, Grönland, Kanada için ettiği laflar nedeniyle ona kimse pek inanamadı. Seçildikten sonra Avrupa’ya, NATO’ya ve BM’e karşı çeşitli girişimlerde bulundu, ortalığı kırıp döktü, çeşitli ülkelere karşı gümrük tarifelerini yükseltti ama o lafını ettiği yerleri zorla veya parayla elde edemeyeceğini de anladı.


Ülkesindeki işleri de iyi gitmedi aslında. Bir yandan mülteci polisi zorbalıkları, diğer yandan Epstein dosyası ile başı ağrımaya başlayınca, gündemi farklı bir yere çevirmeye yöneldi. Venezuela’yı sıkıştırma demeçleri ve donanma yollamasından sonra, ülkenin başkanı ile eşini gece vakti bir askeri operasyonla kaçırdı. O ülkeye yaptığı uyuşturucu suçlamaları da sahteydi elbette, asıl amacı petrollerini ele geçirmekti. Tipik bir “haydut devlet” uygulaması yaptı. Bu “başarısı” Trump’ın muktedirlik egosunu da iyice şişirdi.

Dünyadan fazla tepki de almayınca, bu sefer rotayı nükleer silah suçlamasıyla İran’a çevirdi. İran bu konuda görüşme masasına oturmayı bir kere daha kabul etti. Silah yapmadığını sadece enerji ürettiğini belgeleyip, dayatmaları da kabul etmeyeceğini açıkça söyledi. Oysa Trump o sırada, Netanyahu’nun azgın talepleriyle savaşa ikna olmakla meşguldü. Tüm askeri hazırlıklar tamamlandı, ABD’nin silah teknolojisi ve İsrail’in casus ağıyla kazanılacak “kolay bir zafer” senaryosunun büyüsüne kapılarak 28 Şubat’ta İran’a saldırdılar. Trump bu savaş için Kongre’den onay almadı, müdahalenin çok kısa süreli olacağı varsayımıyla hareket etti. Netanyahu ise zaten İsrail’in “sürekli savaş durumu” yaşadığını ileri sürüp uzun zamandır yasa falan tanımıyor. Parlamento onayını almak, komisyonlarda hesap vermek, halk desteği kalmadığı için erken seçime gitmek gibi huyları da yok. Bu iki lider, koltuklarından kalkarlarsa bir daha oturamayacaklarını, tüm yanlışlarının da hesabını vermek zorunda kalacaklarını çok iyi biliyorlar. Hatta uluslararası hukukla da başları derde girecek. O nedenle hırsları ve kural tanımazlıkları sınırsız, savaş için hiç bir meşruiyete ihtiyaçları olmadığını düşünüyorlar.


***

Fakat onların evde yaptıkları hesapların çarşıya uymayacağı da savaşın ilk haftasında ortaya çıktı. Başlangıçta ABD ve İsrail’in ilk kapsamlı hava saldırıları, İran’da beklenmeyen ölçüde etkili oldu aslında. Hele İran lideri Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri öldürülünce, hemen mevcut rejimin yok edildiği algısını yaymaya, İran halkını sokağa çağırıp rejimi devirmeye davet etmeye başladılar. Hatta Trump, İran’ın başına kimin geçeceğine bile kendisinin karar vereceğini ilan etti. Fakat hiç de etkili olamadılar. İranlılar kukla bir lidere razı olmak yerine, ülke yönetimine dayanışma ve destek olmak amacıyla sokakları, meydanları doldurdular. Oysa aynı saatlerde, füze korkusundan Tel Aviv’in sokakları bomboştu.

Bu saldırılarla rejimi değiştirmenin mümkün olmayacağını anlamaları uzun sürmedi. Kongre karşısında suçlu duruma düşmek istemeyen Trump, çabuk bir sonuç almak için önce savaş gücünü arttırmak amacıyla üçüncü uçak gemisini de getirmeye karar verdi ama bu arada havadan İran’ın stratejik, ekonomik hedeflerini ve donanmasını vurmaya başladı. Açıkça yalan da başvurdu, “görüşme talep ettiler ama koşulsuz teslimiyet olmadan anlaşma olmayacak” dedi.

ABD ile İsrail diğer yandan da kara savaşını başlatıp, İran’ın tamamen tükenmesini sağlamak için Kürtleri ve Beluçları da harekete geçirmeye kalkıştı. Ancak başarısız oldular, zira Orta Doğu’da hiç kimse, daha dün Suriye’de yapılanları unutmamıştı. Önce gaza getirip sonra terk etme politikası orada çok aşağılayıcı bir sonuca sebep olmuştu. Trump yine de elini yükseltti ve Kürtleri bu kez kendisinin istemediğini ifade edip, durumu kurtarmaya kalktı. Aynı zamanda “son damlasına kadar, İran’ın tüm petrolünü alacağız” diye üst perdeden bir yoklama yapmayı da ihmal etmedi. Bununla, Venezuela’da olduğu gibi bir petrolde ticaret dengesi sağlamaya, İran’ı da razı edebileceğini düşündü. Fakat İran bunu duymamış gibi davrandı ve tavrını hiç değiştirmedi. Tam da o sırada, İsrail tuttu Tahran’daki bütün petrol depolarını ve tesislerini bombalayıp yaktı.


***

Trump ortağının yaptığı bu işi sineye çekti ama son kez bir çıkış yolu olması umuduyla da, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarına gözünü diktiğini ilan etti. Aklı sıra havadan asker indirip, o stokları alarak savaş ganimeti olarak götürmeyi, böylece bir yandan amaca ulaştığını ve savaşı bitirmeye karar verdiğini, diğer yandan da tüm savaş masraflarını çıkarttığını söyleyebilmek istedi. Fakat gerçekte Trump ve Netanyahu on gün uğraştıkları halde pes ettiremedikleri İran'ı, işe başlarken kolayca yeneceklerini düşünmekle çok büyük hata yaptıklarını anladılar. Hesapları şaştı ve bu işten sıyrılmak istiyorlar şu anda ama İran savaşı hala sürdürüyor. Üstelik askeri birlikler marifetiyle bu kez nükleer soygun yapmaya kalkışsalar bile, başarılı olamayacaklar. Çünkü onlar, İran'ı yönetenlerin "barış" uğruna bu haydutluğa göz yumacaklarını sanıyorlar ve yine çok yanılıyorlar.

2025’de nükleer görüşme masasında dayatılanlara razı olup anlaşma yapmayan, buna karşı ABD hava gücü ve özel silahlarıyla vurulmasına rağmen saldırı hakkını koruduğunu ifade etmekle yetinen İran’ı yanlış değerlendiriyorlar. 2026 nükleer masasındaki dayatmalara da razı olmadı İran, hatta Hamaney’in katledilmesine karşı, yerine oğlunu geçirerek anlamlı ve net bir yanıt da verdi. Laricani’nin "Venezuela gibi olacağını sandılar. Saldıracaklar, kontrolü elde edecekler ve bitecekti. Ancak tuzağa düştüler" sözleri çok da isabetli aslında.

Gerçekten de İran teknolojik olarak geri, uzun süren savaşlarla yıpranmış, emperyalist tahakküme razı olmamak için kaynaklarını nükleere aktarıp halkına refah verememiş, ekonomik ve finansal alanda zorluklarla boğuşan bir ülke. Fakat İran halkı M.Ö. 3.000’den bu yana o coğrafyada yaşayanlardan oluşuyor. Çok uzun bir kültürel ve idari birikime sahipler. Kime, neyi bırakıp gidecekler?

Üstelik Şii inancına göre ölünmüyor, şehit olunuyor savaşta ve şehadet de kutsal sayılıyor. Ölüm korkutmuyorsa karşısındakini, kime, neyin dayatılmayacağını anlamaktan bile aciz ABD ve İsrail. İran genelinde bugün 21. yüzyılın yaşanmadığı doğru, bir yanları hala 18 ve 19. yüzyılda yaşıyor. Fakat devlet geleneğini İslam camiasına öğreten onlar, toplumsal dayanışma ruhları ise hala çok diri. Bir süre önce geçim derdi yüzünden sokaklara dökülüp protestolar yapan esnaf, orada hala müşterisine “komşum siftah yapmadı, gidip ondan al” diyebiliyor. Bu çok farklı bir yapı. ABD ile İsrail karşılarında kendilerine benzeyen bir muhatap olmadığını hala anlayamıyorlar ve bunu ancak bedelini ödeyerek öğrenecekler.


***

İran tarihi boyunca bir halklar mozaiği ve ticari, kültürel, askeri, dini geçiş koridoru olmuş. Yakın geçmişinde ise, İkinci Dünya Savaşı döneminde iktidardaki Şah’ın bir Hitler hayranı olması nedeniyle, onu kontrol altına alabilmek ve petrolü Almanya’ya kaptırmamak için iki yönden ilerleyen Sovyet ve İngiliz askerlerince işgal etmiş. Savaştan sonra çekilirken de, geride bir eyalet sistemini miras bırakmışlar. Fars ağırlıklı bir merkeze bağlı, 30 eyalet daha var İran’da. Arap, Kürt, Beluç, iki tane Azeri ve daha nice eyaletler var.

İç işlerinde kendi meclislerine, eğitim kurumlarına, televizyonlara sahipler. Ulusal mecliste de temsilcileri var. Bu çok renkli yapıyı bir arada tutan ise din kurumu. O nedenle, İran daha sonraki yıllarda, Şah’tan ve monarşinin soygunundan kurtulunca bir İslam Cumhuriyeti oldu. Modern yaşam biçimi, kentsoylu yatırımcı sınıf dost değil, aksine batı hayranı unsurlar olarak görülüyor orada. Molla rejimi bu temel üzerinden ülkeyi ele geçirdi ama bir kez yönetimi alınca da, zor ve şiddet yoluyla iktidar olmayı hep sürdürdü. Yönetici elit ile ona bağlı silahlı güçler, idareye tamamen hakim oldular. İran halkı ise köklü bir kültüre ve değerli özelliklere sahip insanlar ama feodal ilişkilere bağlı yaşıyorlar ve toplumsal dönüşümlerini de henüz tamamlayamamış durumdalar. Elbette kendi başlarına karar verme ve çağa uyma yetenekleri de var. Fakat 50 yıldır savaşlar, ambargolar ve dayatmalarla yaşamak zorunda kaldılar.

Bugün ABD bütün gezegenimize bir “Yeni Dünya Düzeni” ayarı vermeye çalışıyor. Kendisi yüzlerce nükleer silaha sahip. Yanına da onlarca nükleer silahı olan İsrail’i alıyor ve Orta Doğu’da sadece kendilerine biat edecek ülkeler ve halklardan oluşan bir blok yaratmaya çalışıyorlar. Bu politikalarına engel gördükleri İran’ı tümüyle etkisiz kılmak amacıyla “nükleer silah sahibi olmana izin vermem” diyerek de suçluyorlar. Tek başına bu tezleri bile çok anlamsız.

Asıl dertleri ise İran’ı bölmek ve mümkünse yok etmek. O ülkenin halkları farklı eyaletlerde yaşadıkları için, dokunursam dağıtırım diyorlar. Bunu becerebilirlerse, İran’dan toprak kapmaya hazır başka ülkeler olduğunu da varsayıyorlar. Azerbaycan ve Ermenistan’la birlikte hayata geçirilecek “Trump Koridoru” projesine güveniyorlar. İran’da bölünme olursa iki eyaletin Azerbaycan’a katılacağını, Belüç halkının Afganistan ve Pakistan arasında paylaşılacağını, Arapların ve Kürtlerin ise başka beraberliklere dağılacağını düşünüyorlar. Etnik yapıya göre hazırlanan bu planlarında, din faktörü hiç hesaba katılmıyor. Bunca bölünmenin yaratacağı kaosun ise nasıl idare edilebileceği de hayli meçhul.


***

Armagedon laflarını elbette dünya halkları yemiyor. Evangelist veya Siyonist hikayelere de ülkelerin karnı tok. ABD ve İsrail’in, aslında İran’ın kaynakları üzerinde egemenlik kurmak için savaş çıkarttıklarını ve onu parçalamak istediklerini de herkes anlıyor. İran ise onlar gibi çılgınca davranmayıp, kayıplarına rağmen sakince bu savaşı uzatmaya, Pezeşkiyan’ın çok “nazik” özrüne rağmen tüm bölgeye yaymaya, batılı güçler için de savaşın varlığını çok masraflı kılmaya çalışıyor. Ellerinde Hürmüz Boğazı ve petrol sevkiyatını sekteye uğratmak gibi bir silah var çünkü. Körfez’de şu anda 3.000 geminin mahsur kaldığı söyleniyor. Petrolün varili üç haftada 105 USD oldu ve 200’e kadar gitmesi bekleniyor. Savaşın keskin ucu kendi halklarına da dokununca, ABD ile İsrail fiyat artışı ve enflasyona, savaşın getirdiği bütçe yüklerine daha ne kadar dayanacak acaba? Okul dolusu kız çocuğunu öldürdükleri için mi onları alkışlayacak halkları, yoksa “savaşınız batsın, bu nasıl hayat pahalılığı” mı diyecek?

Sonuçta basıp gidecekler bu coğrafyadan. Bu sonuç kaçınılmaz oldu artık. Nükleer silaha da sarılamazlar, zira Rusya ve Çin bu konuda tetikte bekliyorlar. İran ise savaş sona erince, bütünlüğünü reformlar yaparak ve demokrasi yolundan yürüyerek bulacak mecburen. Halk kendi kaderini ve geleceğini kendisi belirleyecek. ABD’nin bir yere “demokrasi” getirmediğini de artık bütün dünya biliyor. Kendi ülkesi dahil, kime umut olabilir ki Trump? İranlılar kötüler içinden, en az kötü olanı seçmek zorunda değiller elbette. Başka seçenekler olduğunu onlar da gördüler.

Şimdi bu savaş, bölgeye ve dünyaya daha fazla maliyet çıkartmadan bitmeli artık. Dünya bu adımın başarıyla atılması halinde, daha yaşanılır bir yer olmaya da başlayacak.

Muhabir: KUBİLAY S. ÖZTÜRK