CENK TUNÇSİPER


Hafta sonu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Mersin Taşucu’na yolcu taşıyan feribotun yaşadığı facia hepimizin yüreğinde derin bir yara açtı. Hayatını kaybeden insanlar vardı. Kurtarılanlar vardı. Denizin ortasında korkuyu, çaresizliği ve ölümü gören insanlar vardı. Geride ise aileler, gözyaşı ve çok ağır sorular kaldı.

Şimdi hepimiz üzgünüz. Ama yalnızca üzülmek yetmez. Çünkü bazı acılar vardır; birkaç gün konuşup sonra unutursanız, o acıya gerçekten saygı göstermemiş olursunuz. Bu facianın ardından sorulması gereken ilk soru şudur: Para kazanmak mı, insan hayatını korumak mı?

Aslında cevabı son derece basittir. Bir şirket para kaybedebilir, bir sefer iptal edilebilir, bir yolculuk ertelenebilir, yüzlerce bilet iade edilebilir. Bir günlük, hatta bir haftalık ticari zarar ortaya çıkabilir. Bunların hepsi telafi edilir. Ama kaybedilen bir can geri gelmez. Bir annenin kaybettiği evladın, bir çocuğun kaybettiği babanın, bir eşin kaybettiği hayat arkadaşının maddi karşılığı yoktur. İşte bütün mesele burada başlıyor.


GERİ DÖNMEK BAZEN EN BÜYÜK CESARETTİR

Facianın ardından yolcuların bazı uyarılarda bulunduğu, yolculuğun sürdürülmesinden endişe duydukları yönünde anlatımlar kamuoyuna yansıdı. Bunların tamamını kesin hüküm gibi kabul etmek doğru olmaz. Soruşturma yapılacak, gerçekler ortaya çıkacaktır. Ama sonuç ne olursa olsun, burada hepimizin düşünmesi gereken çok önemli bir konu var: Tehlike ihtimali varsa geri dönmek ayıp değildir. Geri dönmek başarısızlık değildir. Geri dönmek korkaklık hiç değildir. Tam tersine, bazen en büyük sorumluluk, “Bu yolculuğu devam ettirmiyorum” diyebilmektir.

Bir pilot kötü hava şartlarında başka meydana iner. Bir otobüs şoförü yoğun kar yağışında yola çıkmaz. Bir kaptan denizin güvenli olmadığını düşünüyorsa limana döner. Çünkü bu insanların görevi yalnızca bir yere varmak değildir. Asıl görevleri, taşıdıkları insanları sağ salim ulaştırmaktır.

Bizde ne yazık ki yıllardır çok tehlikeli bir cümle var: “Bir şey olmaz.” Kaç felaketin öncesinde söylendi bu cümle? Depremden önce, “Bu bina yıllardır ayakta, bir şey olmaz.” Maden kazasından önce, “Yıllardır böyle çalışıyoruz, bir şey olmaz.” Otobüs kazasından önce, “Şoför bu yolu bin kere gitti, bir şey olmaz.” Yangından önce, “Bugüne kadar çıkmadı, yine çıkmaz.” Sonra bir şey oluyor. Hem de öyle bir şey oluyor ki yıllarca unutulamıyor.

Bence artık bu üç kelimeyi hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor. “Bir şey olmaz” yerine, “Ya bir şey olursa?” diye sormamız gerekiyor.


KURALLAR NEDEN VAR?

Güvenlik kuralları insanları rahatsız etmek için konulmaz. Can yeleği niye vardır? Tahliye planı niye vardır? Geminin kapasitesi neden belirlenir? Teknik bakım niye yapılır? Hava ve deniz şartları niye takip edilir? Personel niye eğitilir? Çünkü geçmişte insanlar öldü. Bugün uygulanan her güvenlik kuralının arkasında, çoğu zaman geçmişte yaşanmış acı bir tecrübe vardır.

Ama kuralın olması yetmez. Kurala uyulması gerekir. Belgenin bulunması yetmez. O belgenin gereğinin gerçekten yerine getirilmesi gerekir. Denetim yapılmış görünmesi yetmez. Gerçekten denetim yapılması gerekir. Çünkü kâğıt üzerindeki güvenlik ile gerçek güvenlik aynı şey değildir. Bazen aradaki fark insan hayatıdır.


“BUGÜN SEFER YOK” DİYEBİLMEK

Bir şirket yöneticisinin verebileceği en doğru karar bazen çok basittir: “Bugün sefer yok.” Bunu söylemek kolay değildir. Yolcu kızabilir, şirket zarar edebilir, program bozulabilir, biletler iade edilebilir, insanlar sosyal medyada tepki gösterebilir. Ama akşam olduğunda herkes ailesine döner. Bundan daha önemli ne olabilir?

İyi kaptan her şartta seferi tamamlayan kaptan değildir. İyi kaptan gerektiğinde geri dönen kaptandır. İyi yönetici de her şartta gelir elde eden yönetici değildir. İyi yönetici gerektiğinde zarar etmeyi göze alabilendir. Çünkü para yeniden kazanılır, itibar yeniden kazanılır, bir sefer ertesi gün yapılır. Ama insan hayatının telafisi yoktur.


PARA KAZANMAK SUÇ DEĞİLDİR

Ticaret hayatının içinden gelen herkes bilir. Bir işletme elbette para kazanacak, çalışanının maaşını ödeyecek, yatırım yapacak, vergisini verecek. Kâr etmeyen işletme uzun süre ayakta kalamaz. Bunda yanlış hiçbir şey yoktur.

Ama ticaretin görünmeyen ve geçilemez bir sınırı vardır. O sınırın adı: İnsan hayatıdır. O sınıra geldiğiniz anda maliyet hesabı bitmelidir. Şirket sahibi şunu diyebilmelidir: “Bu seferden zarar edeceğim ama kimsenin canını riske atmayacağım.” İşte gerçek yöneticilik budur. Gerçek iş insanlığı da yalnızca para kazanmayı değil, gerektiğinde para kaybetmeyi göze alabilmektir.


DENETLEYENİN DE SORUMLULUĞU VAR

Böyle olaylardan sonra bütün sorumluluğu tek bir kişinin üzerine bırakmak kolaydır. Kaptan sorgulanır, personel sorgulanır, işletme sorgulanır. Elbette bunların hepsi yapılmalıdır. Ama kamu adına denetim yapan kurumların da sorumluluğu vardır.

Gemi en son ne zaman denetlendi? Teknik durumu neydi? Bakımları yapılmış mıydı? Sefer şartları uygun muydu? Hava ve deniz koşulları doğru değerlendirildi mi? Personel acil durum konusunda yeterli miydi? Yolculardan gelen uyarılar olduysa dikkate alındı mı? Bütün bunların cevabı kamuoyuna açık biçimde verilmelidir.

Çünkü denetim demek, kazadan sonra suçlu aramak değildir. Denetim, kazayı olmadan önlemektir. Bir ülkenin gücü, yalnızca felaketten sonra ne yaptığıyla ölçülmez. Asıl güç, felaketi başlamadan önleyebilmektir.


FACİADAN SONRA DEĞİL, ÖNCE

Bizim en büyük eksikliklerimizden biri de burada ortaya çıkıyor. Facia oluyor. Sonra denetimler başlıyor. Komisyonlar kuruluyor. Yeni genelgeler yayımlanıyor. Kurallar hatırlanıyor. Peki neden önce?

Bir otel yandıktan sonra bütün otelleri denetlemek kolaydır. Asıl mesele yangın çıkmadan denetlemektir. Bir bina yıkıldıktan sonra kolonlarını incelemek kolaydır. Asıl mesele insanlar o binada yaşarken incelemektir. Bir maden çöktükten sonra güvenliği konuşmak kolaydır. Asıl mesele işçi yerin altına inmeden önce tedbir almaktır. Bir feribot faciasından sonra gemileri denetlemek de kolaydır. Asıl mesele feribot limandan ayrılmadan önce her şeyin gerçekten güvenli olduğundan emin olmaktır.


O GEMİDE BİZ DE OLABİLİRDİK

Bu olaya uzaktan bakmayalım. O gemide ben olabilirdim. Siz olabilirdiniz. Eşimiz olabilirdi. Çocuğumuz olabilirdi. Torunumuz olabilirdi. Arkadaşımız olabilirdi. Bu nedenle mesele yalnızca denizcilik sektörünün meselesi değildir. Bu hepimizin meselesidir.

Çünkü hepimiz her gün hayatımızı tanımadığımız insanların sorumluluk duygusuna emanet ediyoruz. Uçağa binerken pilota, otobüse binerken şoföre, ameliyata girerken doktora, bir binaya girerken mühendise, feribota binerken kaptana ve bütün bunları denetleyen devlete…

Biz bir bilet satın alırken aslında yalnızca ulaşım hizmeti satın almıyoruz. Farkında olmadan karşı tarafa en değerli varlığımızı teslim ediyoruz: Canımızı.


ARTIK “BİR ŞEY OLMAZ” DEMEYELİM

Bu faciadan çıkarılacak en büyük ders şudur: İnsan hayatı hiçbir hesabın arkasına yazılamaz. Soruşturma yapılmalıdır. İhmal varsa ortaya çıkarılmalıdır. Sorumlular varsa gereken yapılmalıdır. Ama bundan daha önemlisi, aynı şartların bir daha oluşmasına izin verilmemelidir.

Çünkü gerçek adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir. Gerçek adalet, aynı sebeple başka insanların ölmesini engellemektir.

Bundan sonra bir kaptan tereddüt ettiğinde şirket merkezinden şu cümleyi duymalıdır: “İnsanları riske atma. Geri dön.” Bir mühendis tehlike gördüğünde susmamalıdır. Bir çalışan eksiklik gördüğünde korkmamalıdır. Bir yolcu endişesini söylediğinde küçümsenmemelidir.

Çünkü bazen hayat kurtaran şey milyonlarca liralık teknoloji değildir. Bazen hayat kurtaran iki kelimedir: “Geri dönelim.” Bazen geri dönmek yenilgi değildir. Bazen geri dönmek, yapılabilecek en doğru iştir. Bazen geri dönmek, yüzlerce insanın ailesine kavuşması demektir. Ve bazen geri dönmek… Hayatta kalmak demektir.

Bugün hayatını kaybeden insanların ardından hepimizin içi yanıyor. Bu acı yalnızca gözümüzde yaş olarak kalmamalı. Aklımızda ders olmalı. Kurumlarımızda kural olmalı. Yöneticilerimizde sorumluluk olmalı. Denetleyenlerde vicdan olmalı.

Çünkü bir ülkenin insan hayatına verdiği değer, felaketten sonra söylediği sözlerle değil, felaketten önce aldığı zor kararlarla anlaşılır.

Bir biletin bedeli para olabilir. Bir seferin bedeli zarar olabilir. Bir şirketin bedeli milyonlar olabilir. Ama hiçbir kazancın karşılığı insan hayatı olamaz.

Bir biletin bedeli asla insan hayatı olmamalıdır.

Muhabir: CENK TUNÇSİPER