POLİTİKA’dan


Türkiye Nereye Gidiyor?

Türkiye, son 40 yılda enerjisinin ve kaynaklarının büyük bölümünü terörle mücadeleye ayırmak zorunda kaldı. PKK’nın sürdürdüğü silahlı bölücü faaliyetler, yalnızca binlerce cana mal olmakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye'nin demokratik gelişimini, ekonomik ilerlemesini ve toplumsal bütünlüğünü de derinden etkiledi. Bugün gelinen noktada, terörle mücadelede farklı bir faza geçildiği yönündeki işaretler kamuoyunun dikkatini çekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları ve sonrasında yaşanan “silah bırakma” gösterileri, özellikle Cumhur İttifakı’nın ortağı olan MHP’nin geçmişte bu konudaki sert tutumuyla çelişir bir görüntü ortaya koydu.

Bu yeni sürecin, geçmişteki “çözüm süreci” deneyiminden farklı olup olmadığı, ne kadar kapsamlı ve kalıcı olabileceği, şimdilik birçok soru işaretini beraberinde getiriyor.


Toplum Kaygılı, Sessiz Bir Mesafe Var

Barış ve çözüm gibi kavramlar her ne kadar toplumsal barış ve huzur açısından olumlu çağrışımlar yapsa da, Türkiye halkı geçmiş deneyimlerin ışığında bu tür süreçlere temkinli yaklaşıyor. Özellikle 2009'dan itibaren yaşanan açılım süreçleri, Oslo ve İmralı görüşmeleri gibi adımların neticeye ulaşamaması, halkta hayal kırıklığı yaratmış durumda. Bugün benzer bir sürecin yeniden başlatıldığı algısı, toplumsal hafızada ciddi bir dirençle karşılanıyor.

Mevcut ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, yargıya duyulan güvensizlik ve siyasete olan inançsızlık ortamında halkın önceliği güvenlikten çok geçim derdi haline gelmiş durumda. Dolayısıyla barış süreci gibi geniş kapsamlı ve çok yönlü bir projenin, toplumsal meşruiyet üretmesi zorlaşıyor. Bu da sürecin geleceği açısından büyük bir handikap oluşturuyor.


Ulus Devletin Erozyonu Endişesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında “Türk, Kürt, Arap” unsurlarını öne çıkarması, birçok çevrede ulus devlet yapısının zayıflatılması anlamına geleceği şeklinde yorumlanıyor. Türkiye, kurucu değerleri itibariyle etnik kimlikleri bir üst kimlik olan “Türk milleti” potasında eriten bir ulus devlet. Bu yapının, etnik temelli kimlik vurgularıyla çözülmeye çalışılması, Türkiye’nin uzun vadede bir federasyon modeline evrilebileceği endişelerini de beraberinde getiriyor.

Özellikle dış politikada yaşanan gelişmeler bu algıyı güçlendiriyor. ABD ve bazı AB ülkelerinin uzun süredir Türkiye'yi Osmanlı’nın “millet sistemi” benzeri bir yapıya yönlendirmek istediği yönündeki değerlendirmeler, bugün yaşanan gelişmelerle birlikte yeniden gündeme geliyor. Bu sistem, her etnik ve dini grubun kendi özerk yapısında yaşadığı, merkezi otoritenin zayıfladığı çok kimlikli bir düzen anlamına geliyor. Böyle bir dönüşümün, Türkiye'nin toprak bütünlüğü açısından ciddi riskler taşıyabileceği değerlendirmeleri de yaygınlık kazanıyor.


CHP'nin Belirsiz Tutumu

Barış süreci ekseninde şekillenen yeni siyasi tabloda, ana muhalefet partisi CHP’nin konumu da dikkat çekiyor. CHP, sürece dair somut, net ve ilkeli bir pozisyon almaktan kaçınıyor gibi görünüyor. Geçmişte DEM Parti ile ittifak yaptığı iddiasıyla terörle işbirliği suçlamalarına maruz kalan CHP’nin, bugün benzer bir yakınlaşmayı Cumhur İttifakı cephesinde izlemekle yetinmesi, kendi pozisyonunu sorgulatıyor. Parti yönetiminden gelen açıklamalar daha çok genel geçer barış ve kardeşlik vurgularından ibaret; bu da kamuoyunda CHP’nin sürecin neresinde durduğu konusunda kafa karışıklığına yol açıyor.

Parti içinde bazı grupların bu süreci temkinli desteklediği, bazılarının ise ulusal güvenlik açısından kaygılı olduğu dile getiriliyor. Ancak resmi parti söyleminde bu ayrım açıkça yansıtılmadığı için, CHP'nin süreç karşısında edilgen ve etkisiz bir konumda kaldığı algısı güçleniyor. Bu arada CHP, belediyelere yönelik operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalarla devam eden yapıda kendi gündemine odaklanmış durumda.


Yeni Anayasa ve Kimlik Tartışması

Barış süreciyle eş zamanlı olarak gündeme getirilen “yeni anayasa” konusu da dikkatle izleniyor. Yeni anayasada Türk kimliği yerine çok kimlikli bir vatandaşlık tanımının getirilmesi durumunda, Türkiye'nin ulusal bütünlüğü açısından ciddi sonuçlar doğabileceği öngörülüyor. Özellikle yerel özerklik, ana dilde eğitim, ayrı bayrak ve sembol kullanımı gibi taleplerin anayasal zemine taşınması halinde, Türkiye'nin üniter yapısının fiilen sona erebileceği değerlendiriliyor. Bu da sadece siyasi değil, toplumsal düzeyde de yeni bir kutuplaşma dalgasının kapısını aralayabilir.


PKK’nın Rolü ve Silah Bırakma Gerçekliği

Son dönemde basına yansıyan bazı gösterilerde PKK’lı grupların silah bıraktığı iddia edilse de, bu durumun sahadaki gerçeklikle tam olarak örtüşüp örtüşmediği belirsiz. PKK’nın Suriye (YPG) ve Irak (Kandil) gibi bölgelerdeki varlığı devam ediyor. Bu nedenle silah bırakma eylemlerinin taktiksel, sınırlı ve gösteriye yönelik olduğu yönünde değerlendirmeler ağır basıyor.

Ayrıca sürecin ilerleyen aşamalarında kapsamlı bir af gündeme gelirse, bu durumun şehit ailelerinde, gazilerde ve güvenlik güçlerinde travmatik etkiler yaratması kaçınılmaz.


Belirsizlik hakim...

Bugün Türkiye'de barış adı altında yürütülen sürecin gerçekten bir barış mı yoksa bir kimlik ve sistem değişiminin hazırlığı mı olduğu sorusu gündemin merkezinde duruyor. Süreçle ilgili yapılan değerlendirmeler, bunun sadece terörün sonlanması değil, Türkiye’nin siyasi yapısının, anayasasının ve toplumsal dokusunun yeniden biçimlendirilmesine dönük daha büyük bir mühendisliğin parçası olabileceği görüşünü de beraberinde getiriyor.

Halkın sessizliği bir onay değil, geçmiş deneyimlerin getirdiği bir temkinlilik ve güvensizlik olabilir. Şeffaf olmayan, hesap verilebilirliği zayıf ve toplumsal mutabakat zemininden uzak bu tür girişimlerin başarı şansı pek yok. Gerçek barış, ancak adaletle, hukukun üstünlüğüyle ve milletin tüm kesimlerinin rızasıyla sağlanabilir. Aksi takdirde bugün “barış” adıyla açılan kapı, yarın çok daha büyük krizlerin eşiği haline gelebilir.

Barış sürecinin halka tüm şeffaflığıyla anlatılması, halkın bu konudaki düşüncesine önem ve değer verilmesi gerekiyor.

POLİTİKA

Muhabir: POLİTİKA