ÜMMET ŞENGÜL
Balıkesir’in trafiğini konuşalım bugün. Ama bu kez direksiyon başından değil, kaldırımın üzerinden bakalım şehre. Daha doğrusu, yaya olarak bakalım.
Çünkü Balıkesir’de her ne kadar “yaya öncelikli trafik” vurgusu yapan açıklamalar duyuyor olsak da, günlük hayatın gerçeği bunun pek de böyle olmadığını gösteriyor.
Bu şehirde yaya olmak gerçekten zor iş.
Kaldırımlar işgal altında. Araçlar kaldırımlara park ediyor. Kimi yerde esnafın, kimi yerde araçların, kimi yerde başka bir uygulamanın yüzünden yayaya yürüyecek alan kalmıyor. İnsanlar mecburen kaldırımdan inip yola çıkıyor, sonra yeniden kaldırıma ulaşmaya çalışıyor.
Peki biz buna yaya güvenliği mi diyoruz?
***
Bir de şehrin trafik düzenine bakalım.
Akıllı kavşaklarımız var. Peki ne kadar akıllılar?
Bazen insanın aklına şu soru geliyor: Kavşaklar çok akıllı da sürücüler mi akılsız?
Mesele yalnızca kavşağın teknolojisi değil. Mesele, o kavşağın şehrin bütün trafik sistemi içerisindeki yeri. Trafiğin nereden gelip nereye aktığı, yayaların nereden karşıya geçtiği, araçların hangi hızla kavşağa yaklaştığı, toplu taşımanın nasıl hareket ettiği, bisikletlinin nerede olduğu…
Bunların tamamını birlikte düşünmek gerekiyor.
Bir kaldırımın yüksekliği bile başlı başına bir şehircilik meselesi. Yaya geçitlerinin konumu, görüş mesafesi, geçiş süresi, refüjlerin düzenlenmesi, engelli bireylerin geçişi, yaşlıların ve çocukların karşıdan karşıya geçebilmesi…
Bunlar “ayrıntı” değil.
Bunlar doğrudan insan hayatı.
***
Balıkesir’de bazı yaya geçitlerine bakıyorsunuz; refüjdeki bitkiler, levhalar ya da başka unsurlar geçişin görüşünü kapatıyor. Sürücü yayayı zamanında göremiyor, yaya yaklaşan aracı zamanında fark edemiyor.
Sonra da “yaya geçidi var” diyerek sorumluluğun tamamını tabelaya bırakıyoruz.
Oysa yaya geçidi yapmak başka şeydir, güvenli yaya geçidi yapmak başka.
Şehir merkezindeki kaldırımların durumu da ortada. Otopark sorunu zaten yıllardır çözülemeyen bir mesele. Kaldırım üzerine park eden araçlar nedeniyle yaya yola iniyor. Yola inen yaya ise bu kez araç trafiğinin içine giriyor.
Yani sistem, yayayı güvenli alandan çıkarıp tehlikeli alana itiyor.
Üstelik Balıkesir’in bazı ana arterlerinde trafik belli saatlerde kilitleniyor. Şehir merkezi adeta transit geçiş güzergâhına dönüşüyor. Tırlar, kamyonlar, otobüsler şehir içindeki yoğun trafiğin arasından geçiyor.
Daracık yolları bir de delinatörlerle ikiye bölüyoruz.
Sonra ortaya çıkan trafik sıkışıklığını çözmeye çalışıyoruz.
Bazı noktalarda yine delinatörlerle oluşturulan “döner kavşakımsı” düzenlemeler görüyoruz.
Bütün bunların şehir genelinde, birbirinden bağımsız uygulamalar olarak değil, tek bir trafik mühendisliği planının parçaları olarak ele alınması gerekiyor.
***
İşte tam da burada belediye başkanlarına çok basit bir önerim var:
Trafik mühendislerini yanınıza alın.
Asfaltla övünmek elbette güzel. Yeni yollar yapmak, yolları yenilemek, kavşakları düzenlemek belediyeciliğin önemli görevleri. Ama şehir yönetmek yalnızca kaç kilometre asfalt döküldüğünü anlatmak değildir.
Şehrin insanı nasıl hareket ediyor?
Çocuk okula nasıl gidiyor?
Yaşlı vatandaş karşıdan karşıya nasıl geçiyor?
Engelli birey kaldırımda ilerleyebiliyor mu?
Bir anne, çocuğuyla birlikte güvenli biçimde yaya geçidini kullanabiliyor mu?
İnsanlar işe, okula, pazara, hastaneye giderken kaç kez araç trafiğinin içine girmek zorunda kalıyor?
Asıl sorular bunlar.
Ve bütün bu soruların cevabını sahada aramak gerekiyor.
***
Çünkü önceki akşam yaşanan o korkunç kaza, bu konuyu artık çok daha ağır bir biçimde konuşmamız gerektiğini gösterdi.
Bursa yolu üzerinde, sanayi bölgesinde, Birinci Kapı civarında karşıdan karşıya geçmeye çalışan 14 yaşındaki iki kız çocuğuna bir araç çarptı. Serra Uyan hayatını kaybetti. Arkadaşı ise ağır yaralı olarak hastanede yaşam mücadelesi veriyor.
Bir ailenin evine ateş düştü.
Bir genç kızımız daha toprağa verildi.
Bir başka genç kızımız hastanede yaşam savaşı veriyor.
Şimdi hepimizin sorması gereken çok önemli sorular var.
O araç neden o hızla gidiyordu?
Şehir içinde hız limitleri belli değil mi?
Sürücü, karşısına her an bir insan ya da bir canlı çıkabileceğini düşünmek zorunda değil mi?
Hele ki sanayi bölgesi gibi hem araç hem yaya hareketliliğinin bulunduğu bir yerde…
Elbette trafik kazalarında hukuki sorumluluk, kusur oranı ve diğer ayrıntılar ilgili makamların yapacağı incelemeler sonucunda ortaya çıkacaktır.
***
Ama bizim burada konuşmamız gereken daha büyük bir mesele var:
İnsan hayatını koruyan bir şehir tasarlıyor muyuz?
Çünkü yaya hatalı olsa bile sonuçta karşımızda bir insan var. Bir insan karşıdan karşıya geçerken, sürücünün aklındaki ilk düşünce “Benim geçiş üstünlüğüm var” değil, “Burada bir insanın hayatı söz konusu” olmalı.
Yaya geçidinde elbette yaya önceliği var. Ancak güvenli sürüş anlayışı yalnızca çizilmiş beyaz şeritlere bağlı olamaz. Sürücü, görüş alanındaki her yayaya karşı dikkatli olmak zorunda.
Çünkü trafik kuralları, insan hayatını korumak için vardır.
Birinci ve İkinci Kapı güzergâhlarına özellikle bakmak gerekiyor.
Bu bölgelerde geçmişten bugüne yaralamalı, ölümlü ve maddi hasarlı çok sayıda kaza yaşandı. Karşıdan karşıya geçmek yayalar açısından ciddi bir sorun. Mesafeler uzun. Bazı noktalarda ışıkların yayalara tanıdığı süre yeterli olmayabiliyor.
Özellikle çocuklar, yaşlılar ve hareket kabiliyeti sınırlı vatandaşlar için bu geçişler daha da büyük risk taşıyor.
Belki bazı noktalarda üst geçitler düşünülebilir.
Belki sinyalizasyon sistemi yeniden ele alınabilir.
Belki yaya geçitlerinin yerleri değiştirilebilir.
Belki refüj düzenlemeleri tamamen yenilenebilir.
Belki hız düşürücü, aydınlatma ve görüş alanını artırıcı yeni çözümler uygulanabilir.
Ama bunların tamamının masa başında değil, trafik mühendisleri tarafından sahada ölçülerek, gözlemlenerek ve verilerle değerlendirilerek yapılması gerekiyor.
***
Benim önerim çok açık:
Balıkesir’in bütününde kapsamlı bir yaya güvenliği ve trafik mühendisliği çalışması yapılsın.
Kavşak kavşak, cadde cadde, kaldırım kaldırım…
Yaya geçitleri tek tek incelensin.
Görüş mesafeleri ölçülsün.
Işık süreleri değerlendirilsin.
Kaldırım genişlikleri ve yükseklikleri kontrol edilsin.
Engelli erişimi değerlendirilsin.
Araçların kaldırımları işgal ettiği noktalar tespit edilsin.
Otopark nedeniyle yaya güvenliğinin bozulduğu alanlar belirlensin.
Şehir içinden geçen ağır tonajlı araçların güzergâhları yeniden ele alınsın.
Delinatör uygulamalarının trafiği rahatlatıp rahatlatmadığı ölçülsün.
Kavşakların gerçekten trafiği akıcı hâle getirip getirmediğine bakılsın.
Ve en önemlisi, bütün bunlar “kaç araç geçti?” sorusuyla değil, “kaç insan güvenli geçti?” sorusuyla değerlendirilsin.
Çünkü şehirler otomobiller için değil, insanlar için vardır.
***
Balıkesir’in daha fazla asfalt kadar, daha fazla akılcı trafik planlamasına ihtiyacı var.
Daha fazla kavşaktan önce daha güvenli geçişlere…
Daha fazla yol genişletmesinden önce daha güvenli kaldırımlara…
Daha fazla araç kapasitesinden önce daha güvenli yaya yollarına…
Ve belki de en önemlisi, trafik yönetiminde “araç” merkezli bakıştan “insan” merkezli bakışa geçmeye ihtiyacımız var.
Şehirleri “keşke”lerle yönetemeyiz.
Bir çocuğun, bir insanın, hayatını kaybetmesinden sonra değil, kaybetmeden önce önlem almak zorundayız.
Balıkesir’in trafik sorununu artık yalnızca sürücünün direksiyonundan değil, yayanın göz hizasından konuşmanın zamanı geldi.
Çünkü bu şehirde yaya olmak gerçekten zor iş.
Şehir yayalar için güvenli değilse, ne kadar asfalt dökülürse dökülsün, ne kadar akıllı kavşak yapılırsa yapılsın, hâlâ eksik bir şehirdir.





