SU KATILMAMIŞ TAŞRALI!

 

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kuru Otlar Üstüne’ isimli yeni filminden ilk fotoğraf yayınlandı.

Ceylan, son filmi ‘Ahlat Ağacı’ndan beş yıl aradan sonra ‘Kuru Otlar Üstüne’yle karşımızda.

Oyuncu kadrosunda Deniz Celiloğlu, Merve Dizdar ve Musab Ekici yer alıyor. Arte France Cinéma ortak yapımcı.The Film Stage‘in aktardığına göre Nuri Bilge Ceylan’ın ‘bugüne kadarki en iddialı filmi’ küçük bir köydeki zorunlu hizmetinin son yılında bulunan, umutla İstanbul’a atanmayı bekleyen, ancak iki kız öğrencisi tarafından tacizle suçlanınca hayatı altüst olan bir öğretmenin hikâyesini anlatıyor.

 

2018’de gösterime giren Ahlat Ağacı filminde, yazar Polat Onat’a ait ‘Su Katılmamış Taşralı’ metnini izinsiz kullandığı gerekçesiyle açılan davanın gerekçeli kararı ise açıklandı. 

 

 

Ahlat Ağacı filminde ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’na katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’ bölümünde, Polat Onat’a ait ‘Su Katılmamış Taşralı’ metnini izinsiz kullandığı gerekçesiyle açılan davanın gerekçeli kararı önceki gün açıklandı.

Kararda ‘eylemin niteliği, gerçekleşme şekli, mektubun film içinde kullandığı bölüm, mektubun  filmin anlattığı hikayeye etkisinin büyük olması, bu sahneyi senaryodan  çıkarttıklarında dramatik yapının zarar görecek olması, olay örgüsünün kırılmasına yol açacağından, esere tecavüzün tespitine ve maddi-manevi tazminat talebinin kabulüne karar verildiği’ belirtildi.

Konuyla ilgili Cumhuriyet’ten Mehmet S. Aman’a konuşan yazar Polat Onat, ‘buruk bir sevinç yaşadığını’ söyledi: “Gönül isterdi ki dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle, hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ’Taşralı genç bir yazarın yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.

Netice itibariyle böylesi tatsız bir olayın öznelerinden birisi olmaktan hoşnut değilim. Süreç dâhilinde böyle bir konumda bulunmaya mecbur kaldım. Fakat en azından Ahlat Ağacı filminde hakkımda iddia edildiği gibi ‘Toplum önünde konuşmaktan korkan toy bir genç’ olmadığımı ortaya koymaktan memnunum. Haklı olduğum bir konuyu, herkes karşı olsa da ısrarla savunmayı, en az, edebiyat alanındaki mutlak sessizlik prensibim kadar değerli kabul ederim. Edebiyat hususunda münzevi bir anlayışı savunan taşralı bir yazarın, telif konusunda mevcut kanuni hakkını aramaktan kaçınacağı ön kabulünün yanlışlığını ispatlayabildiysem ne mutlu bana.” dedi.

 

Su Katılmamış Taşralı” başlıklı mektup daha sonra Varlık Dergisi’nde ve Mesut Varlık’ın hazırladığı Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabında yayımlandı. Şair Polat Onat’ın “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu” davetine ret mektuptan bazı alıntılar sunuyoruz.

Değerli Mesut Varlık Bey,
Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:
Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz.

 

İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım.
​Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibarıyla yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim.

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekân algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli Çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekân seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge hâline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekâna veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.
Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!
​Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.

POLAT ONAT
​20.03.2013 / Batman

 

Exit mobile version