“HAYAT PAHALILIĞI MALUMDUR…”

 

Atatürk, 5 Eylül 1938’deki vasiyetnamesinde Makbule Hanım’ın yaşadığı evi ölümüne kadar kullanabilmesini istemiş ve İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirinden de her ay bin lira aylık bağlamıştı.

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri’nde bulunan bazı belgeler, Makbule Hanım’ın son senelerinde maddî sıkıntı içerisine düştüğünü, aylığının arttırılması için Cumhuriyet Halk Partisi’ne müracaat ettiğini, Parti’nin önce “Atatürk’ün vasiyetinin dışına çıkamayız” yani “Aylığınızı arttıramayız” cevabını verdiğini ve Makbule Hanım’ın bunun üzerine “Bana ağabeyimin hizmetlerine dayanarak vatanî hizmet tertibinden maaş bağlayın” diye ısrar ettiğini gösteriyor.

“Cumhuriyet Halk Partisi Genel Kurul Sayın Başkanlığı’na,

Ağabeyim merhum Atatürk’ün vasiyetnamesi mucebince, tevkifatı çıktıktan sonra her ay Parti’den bana ödenmekte olan 840 lira ile bu günkü hayat şartlarına intibak edemiyor ve geçinmekte çok müşkilât çekiyorum. Çünki, bu paranın tahsis edildiği zamanla bugünün parası arasında iştira (satın alma) kabiliyeti bakımından en ez beş misli fark bulunmaktadır.

Atatürk’ün hayatta kalmış yegâne kardeşi ve vârisiyim. Ağabeyimin vasiyetname ile izhar ettiği arzu, hayatta oldukça müreffeh bir hayat sürebilmekliğimi sağlamaktı. Halbuki o zamanın geçinme şartlarına uygun olarak tahsis olunan bu para bugünün apartıman kirası, şoför ve hizmetçi ücretleri ile sair müteferrik masraflarımı bile karşılamamaktadır.

Benimle yakından alâka gösterecek kimsem yoktur. Âhiren kocamdan de boşanmış olduğumdan, en büyük tesellimi Cumhuriyet Halk Partisi’nin sine-i şefaketine (şefkatli göğsüne) sığınmakla buluyorum.

Vaziyetimi ve mâruzatımı nazar-ı itibara alarak, sayılı bulunan ömrümü rahatça geçirebilmek için ödeneğimin artırılmasını dilemekteyim.

Şayet vasiyetname hükümlerine göre böyle bir artırma mümkün görülmese bile alınacak başka tedbirlerle ihtiyaçlarımın giderilmesini ve Atatürk’ün beni müreffeh yaşatmak yolundaki asıl arzusunun yerine getirilmesini, başta zât-ı âlîleri olmak üzere bütün Halk Partisi’nin yetkili mensuplarından rica ve istida ederim. Makbule Atadan”.

 

Parti, kurucusunun kızkardeşi olan Makbule Hanım’a beş gün sonra, 12 Eylül 1949’da bir cevap mektubu hazırladı ve mektubu 16 Eylül’de gönderdi. Genel Sekreter adına Zonguldak Milletvekili Emin Erişirgil’in imzaladığı mektupta, “Her ay verilmekte olan bin lira ödenek vasiyetnameye dayanmaktadır. Bu ödeneğin çoğaltılmasına Parti’nin yetkili olmadığını derin saygı ile arzederim”, yani “Aylığınızı arttıramayız” cevabı veriliyordu.

Masraflarını azaltabilmek için Ankara’daki Camlı Köşk’ten ayrılarak İstanbul’a yerleşen ve Taksim’deki bir apartman dairesine kiracı olarak yaşamaya başlayan Makbule Hanım, 1947 Aralık’ının ilk haftasında Parti’ye yeni bir müracaatta bulundu. Mektubuna röntgen mütehassısı Prof. Dr. Kazım Nuri İçgören’in “omurgasında ağrılı romatizma ile diz mafsallarında ve kemiklerinde deformasyona sebebiyet veren ostreo artrid bulunduğuna” dair bir raporunu da ilâve ediyor ve “Ağabeyimin bu azîz vatana yaptığı hizmetleri dikkate alınarak bu âciz halimde bana vatanî hizmet tertibinden bir geçim aylığı bağlayın” diyordu. Sonra, mektubun birer suretini Cumhurbaşkanlığı’na, Meclis Başkanlığı’na, Başbakanlık’a ve yeni kurulmuş olan Demokrat Parti’ye de gönderdi.

Makbule Hanım’ın yine aynı şekilde “Atatürk Hemşiresi Makbule Atadan” antetli kâğıda yazılı olan mektubu şöyle idi:

“Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne,

Ahvâl-i hâzıra (son durumlar) ve hayat pahalılığı malûmdur. Sevgili ağabeyim merhum Atatürk’ün bana bıraktığı malûm olan maaşla geçinmek imkân haricine gelmiştir. İlişik mütalâa da göstereceği gibi mâlûl bulunuyorum. Bu yüzden otomobil ve şoför masrafım olduğundan maaşımın yarısından yakın bir parayı eritiyor. İstanbul’da başımı sokacak ve barınacak bir evim olmadığı için ev kirası aylık 200 lira veriyorum. Bu hesaplardan çektiğim geçim sıkıntısı açıkça anlaşılır. Merhum ağabeyimin bu aziz vatana yaptığı hizmetler itibara alınarak bu âciz halimde bana vatan hidemat tertibinden bir geçim aylığı tahsisini isterim”.

Atatürk’ün kızkardeşinin içerisinde bulunduğu geçim sıkıntısını, Büyük Millet Meclisi halletti. Meclis’te bu konuda verilen kanun teklifinin görüşülmesi sırasında Makbule Hanım’ın ağabeyi Mustafa Kemal Atatürk’ten kalan Türkiye’nin değişik yerlerindeki bazı gayrımenkulleri geçim sıkıntısı sebebi ile daha önce satmış olduğu da gündeme getirildi ve 18 Şubat 1948’de Makbule Hanım’a ağabeyinin memlekete yaptığı hizmetler sebebi ile vatanî hizmet tertibinden bin lira aylık bağlanması 197 kabul, 26 red ve dört de çekimser oy ile kabul edildi.

 

 

AH BİR ATAŞ VER

Her defasında severek ve içtenlikle dinlediğimiz AH BİR ATAŞ VER türküsünün hikayesini biliyor muydunuz?..

Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları 4 Nisan 1953, Saat 02:15…Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının Öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi…

“Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
Sen salın gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği
Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
Arkadaşlar uykulardan uyansın
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği.”

 

 

 

NE BATIYI NE DE DOĞUYU

 

            Nazım’a solun şairi der kimileri. Oysa Nazım bu ülkenin bu insanların hatta dünya insanlarının şairidir. Necip Fazıl’a da sağın üstadı derler ama o da bu ülkenin usta kalemlerinden biridir. Hiçbir yazar, şair, ressam, çizer, oyuncu ideolojinin bir yerinde duran bir piyon değildir. Sanatın sesidir sanatçı ve öyle de olması gerekir.

            Cemil Meriç de yazdıkları ve söyledikleri ile kimilerine aykırı kimilerine ters gelen düşüncelerin sahibi idi. Aykırı da gelse ters de gelse “bu ülke”yi bize anlatmaya gayret etti.

 

“Ne batıyı tanıyoruz, ne doğuyu. En az tanıdığımızsa kendimiziz.

Biz müslümanlığından, doğululuğundan,Türklüğünden utanan;tarihinden utanan,dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik.Şuursuz bir yığın haline geldik, getirildik.

Bütün Kur-an’ları yaksak, bütün camileri yıksak; batılının gözünde; haçlı seferlerinin yalın kılıç tekbir getiren askerleriyiz.”

 

 

Abdullah Napolyon Paşa

 

Napolyon az daha “Abdullah Paşa” oluyordu

Osmanlı Devleti Avrupa’ya karşı üstünlüğünü kaybedince 18.yüzyılda askeri alanda yeni çareler aramaya koyulmuştu. Bunlardan biri de Fransa’dan askeri danışmanlar almak ve orduyu modernize etmekti. Buna en meşhur örnek Kont De Bonneval yani yeni ismiyle Humbaracı Ahmed Paşa idi.

Fransız ihtilali sırasında yıldızı parlayan Napolyon 25 yaşında yüzbaşılıktan generalliğe terfi etti. Marsilya isyanını bastırması ve Toulon’u İngilizlerin elinden kurtarması onun için büyük bir şöhret sağladı.

İktidar merdivenlerini hızla çıkan Napolyon, gözden düşmüş olan Robespierre ve arkadaşları ile ilişkide olmaktan suçlanarak ordudan çıkarıldı. Kısa bir süre hapsolundu. Hapisten çıktığında sefil ve hayal kırıklığına uğramış bir işsizdi.

Bu sırada bütün Avrupa, ihtilalin kendi ülkelerini etkilemesinden korktukları için Fransa’ya savaş ilan etti. Osmanlı ve Fransa arasında Kanuni’nin Fransuva’yı Şarlken’in elinden kurtarmasıyla başlayan dostane ilişkiler inişli çıkışlı süreçler geçirmekle birlikte hala devam ediyordu. İhtilal hükümeti Bab-ı Âli tarafından kabul görülüyordu. Osmanlı Devleti bu sırada ordusunun modernizasyonu için Fransa’dan askeri uzmanlar almaya devam ediyordu. Bu durumu bilen Napolyon, Eylül 1795’de Fransa’yı yöneten Kamu Güvenliği Komitesi’ne bir mektup yazarak Osmanlı İmparatorluğu’nda çalışmak istediğini bildirdi. İşsizlik ve yeteneklerini kullanabilecek bir alan arayışı onu bu girişime itmişti. Genç general, Osmanlı ordusunu eğitmek istediğini, orada bulunan Fransız uzmanların yetersiz olduğunu belirtiyordu. Ancak Komite onun isteklerini kabul etmedi. Fransa’nın içinde bulunduğu zor durum nedeniyle yeteneklerinden tekrar faydalanılmak için orduya alındı. Kısa bir sürede iktidar basamaklarını tırmandı. İngilizlerin deniz üstünlüğüne son verdi. Hindistan ticaretini kontrol etmek için Osmanlılarla dostluğu bozdu ve Mısır’ı işgal etti. Ancak bu teşebbüsü sonuçsuz kaldı.

Kimbilir, Napolyon’un müracaatı kabul edilseydi belki de bizim tarihimizde yerini “Abdullah Napolyon Paşa” olarak alacaktı…

Kaynak:

[Zeynep Dramalı,Tarihi Tersten Okumak,İstanbul 2010, s.123-125]

Exit mobile version