DEMOKRASİ.. EKONOMİ.. EŞİT YURTTAŞLIK…

 

CUMHURİYETİMİZİN ilk yüzyılı biterken, temel sorunlarını çözmüş, istikrarlı ve dengeli bir ülke olmayı beceremediğimiz de açıkça görülüyor ne yazık ki. Bunun pek çok nedeni var. Fakat temel nedenler, demokrasi sorunu, ekonomik denge ve yurttaşlık konuları olarak öne çıkıyor.

Durum böyle olunca, siyaseti biçimlendiren yapı da mecburen bu eksikli hallerimize göre şekilleniyor. Yurttaşlar, siyasetin dilinde “onlar ve biz” oluyor ama bir türlü “hepimiz” olamıyor. Dini, etnik, bölgesel her türlü farklılık, siyaset alanında önce bir taraftar şekillendirme aracı, sonra da bir “toplumsal kutuplaşma” vesilesi olarak öne çıkıyor.

Özellikle son yılların iktidar koalisyonu, bunu mümkün olduğunca arttıran ve kendi tabanını mobilize etmek için ısrarla uygulayan bir çizgi izledi. Toplum belirgin şekilde, “ötekini” anlamaya bile razı olmayacak şekilde bölündü. İktidar, kullandığı devlet imkanları ve yönlendirdiği medya hakimiyeti sayesinde, zaman zaman başarılı da göründü bu yöntemi kullanmakta. Bunun büyüsüyle de, siyaset alanında yarattığı baskıcı yöntemleri olağan sanmaya başladı. İlkeler hepten kenara konuldu. Uzun süren bir iktidar sürecinin “güç zehirlenmesi” olarak açıklanıyor bu durum.

 

DEĞERLER, İNANÇLAR, MEZHEPLER ÜZERİNDEN

SİYASET YÜRÜTÜLÜYOR… İLKELER VE VİZYON NEREDE?

 

Buna ilave olarak, iktidar siyasetçileri kendi elleriyle yarattıkları “% 50+1” sistemine de köle oldular. Çoğunlukta oldukları sürece, arızasız işleyeceğini düşündükleri bu olağandışı usul, zamanla başlarına dert oldu. Her iktidar yıpranır çünkü. Şimdi, genel seçimlere bir ay kala atılan her adım ise, artık o çok itibarlı “+1’e göre” şekillenmeye başladı. Vaktiyle ülkemizde yaşanan koalisyon dönemlerini kötüleyen veya karikatürize edenler, kendi iktidarlarında önce “adı koalisyon olmayan” bazı birlikteliklere, sonra da açık ittifaklara yönelmek zorunda kaldılar. Sonunda hem bu ittifaklar siyasetini geliştirmek ve hem de ortaya attıkları türlü çeşitli “beka” sorunlarına karşı bir ortak hat oluşturup orada konumlanabilmek için, kutuplaştırma yöntemini en sık kullanılan araç haline getirdiler. Artık öyle bir noktaya gelindi ki, siyasette program, ilkeler, vizyon ve ekip neredeyse hiç konuşulmuyor. Siyaset daha ziyade değerler, kimlikler, inançlar, mezhepler üzerinden yürütüyor. Partilerin önemli bir çoğunluğu projeler ve çözüm önerileriyle değil de, kimlik ve inanç üzerinden yaptıkları tercihlerle çıkıyorlar seçmenin  karşısına.

 

SECCADE ÜZERİNDEN SİYASET YAPMAK…

 

Siyaset alanındaki bu halin yansımaları, her gün açıkça görülüyor şimdi. Mesela, ülkemizde giderek zorlaşan hayat koşullarına, pahalılığa ve özellikle de gıdadaki büyük fiyat artışlarına rağmen, siyasetçilerin bir kısmı bunu nasıl çözeceklerini konuşmak yerine, hala “seccadeye ayakkabı ile basmak” üzerinden siyaset yapmaya çalışıyorlar.

Dini inanç konusu bizde siyasetin o kadar merkezine yerleştirilmiş bulunuyor ki, daha dün “başı seccadeye değiyor, bunlardan zarar gelmez” denilerek bağırlarına bastıklarının, 2016’da bir askeri darbe yapmaya kalkışmaları bile unutuluyor da, bugün 2023 seçimlerini kazanmak için siyasal İslamcıların partileşmiş bir başka haliyle birlikte olmaktan rahatsızlık bile duyulmuyor. Mezhep veya değerlere dair tavırlarda da buna benzer haller var.

Mesela, bir tarikata yakın kuruluş ve vakıflar çıkıp da “falanca partiyi destekliyoruz” açıklaması yapabiliyorlar. Halbuki, bir tüzel kişilikleri veya kurumsal yapıları bile yok bunların, mal varlıkları denetimsiz, hatta vergi bile ödemiyorlar ama siyasi tercihlerini açıklama özgürlükleri var? Mesela, “Kürt ama Müslüman” olunca bir parti, vaktiyle teröre bulaşmış ama sonra tövbe etmiş olması ziyadesiyle yeterli bulunuyor. Diğer Kürt ağırlıklı partilere ise hoşgörünün zerresi dahi tanınmıyor. İktidar partisi değil de devletin ta kendisi olduğuna inanınca yönetenler, yaklaşımları da değişiyor haliyle.

“Millet değil ümmet önemli” söyleminden kalkıp da bu anlayışa kadar gelmekte bir sorun görünmüyor sanırım. Hal böyle olunca da, sadece iktidar olmak için her şeyi yapmanın mübah sayıldığı bir ortam doğuyor. Ayrıca kurallar sürekli olarak ve o kadar çok değişiyor ki, sonunda kuralsızlık kural haline geliyor. Bu durumda, gün gelip de oturdukları iktidar koltuğunu seçmenlerin tercihine saygı göstererek devretmek zorunda kalacak olanların, “kutsal değerlerimize uygun değil” diyerek kalkmak istemeyeceklerini bile düşünür hale geliyor vatandaşlar. Fakat bizde gayet normal gibi görünen bu durumu, demokrasi kültürünün hakim olduğu coğrafyalardaki insanların anlaması bile mümkün değil elbette. Onlar uzun süredir, bizdeki durumu Rusya veya Mısır gibi ülkelerin sistemleriyle mukayese ediyorlar.

 

İLK TURDA TERCİHLERİN NET OLARAK ORTAYA KONDUĞUNU GÖRECEĞİZ

 

Özetle reel durum böyle. Fakat yine de, daha üç ay önce “18 Haziran seçimleri yapılır mı, yoksa ertelenir mi?” sorusu gündemin başında yer alırken, kısa sürede 14 Mayıs erken seçimleri netleşti ve o meşhur “seçim sathı mailine” de girildi. Hatta cumhurbaşkanı adayları ve milletvekili aday listeleri de açıklandı. Şimdi artık, geriye kalan yaklaşık bir aylık sürede adaylar, çeşitli toplantılar yapacaklar, propaganda süresini değerlendirecekler ve sonra da yurttaşlar sandığa gidecek. YSKaçıklamasına göre,oy kullanma hakkına sahip olan yurt içinde 64.2 milyon, yurt dışında ise 3.3 milyon seçmen tercihlerini yapacaklar.

Muhtemelen artık çok önemli kaymalar da olmayacak seçmen kanaatinde. Küçük sapmalar ise her zaman mümkün elbette. Zaten yıllardır iktidara verilen fırsat süresince, yaşamlarında olumlu yönde bir değişim göremeyen milyonlarca seçmen, bir de deprem felaketi sonrası yaşananlara bakarak oluşturduğu kanaatini olduğu gibi sandığa yansıtacak. Katılım da yüksek olacak. Sandıklar açıldığında, ilk turda tercihlerin net olarak ortaya konulduğunu göreceğimize de eminim. Yurt içinde veya dışında, son dakikada farklı bir takım maceralara atılmak ise, beklenenin tam tersi bir etki yapacaktır artık. Hiç kimse inanmaz durumun sahici olduğuna. Seccade işine döner böyle işler. “Bu seçim olmadı, gidin tekrarını yapın” durumu veya seçime doğrudan müdahale de olamaz artık. Yapmaya kalkışanın eli yanar.

 

ADAY BELİRLEME YÖNTEMLERİNİN DEMOKRASİYLE BAĞDAŞIR YANI VAR MI?

 

İşin bir yanı böyle ama bir de işin diğer yanı var. 15 Mayıs sabahı uyanınca her şeyin düzeliverdiği bir ülkede gözümüzü açmayacağız elbette. Yapılacak öyle çok iş, düzeltilmesi gereken o kadar çok dert var ki. Zaten sıkıntılı olan bir ekonomiye, seçim sürecini kendi lehine çevirmek amacıyla iktidarın eklediği pek çok savurganlığın yükü de bindi. O nedenle ekonomik alanda yeni bir istikrar zemini oluşturmak, epeyce bir zaman alacak.

Hatta belki bazı büyük sıkıntıları da, ancak iktidar değiştikten sonra öğrenebileceğiz. Şeffaf bir yönetim modeli izlenmediği ve bazı konular sadece çok dar bir çevre tarafından tam olarak bilindiği için, net durumun öğrenilmesi zaman alacak, belki önemli sürprizler de içerecek. Demokrasi alanında mesafe alabilmek de zaman isteyecek. Sandığa giderken “hele şu dağı bir aşalım, sonrasını sakin kafayla bir daha konuşuruz” anlayışı hakim olduğu için, tüm muhalefet partilerinin bile, milletvekilliği adaylarının belirlenmesinde demokrasiyle uzak yakın hiçbir alakası olmayan tercih sistemleri uyguladıklarını unutmamak lazım.

Partilerin elitleri neredeyse doğrudan karar verdi bu adaylara. Gerçi çok fazla patırtı da çıkmadı bu konularda ama yarın bu “atanmış vekiller”, ülkenin siyasi yaşamındaTBMM’nin yeniden merkez işlevini eline alabilmesi için “demokrasi mücadelesi” vermeye gidecekler değil mi? Demokrasi için kaçınılmaz olan bu süreç, kuvvetler ayrılığının da olmazsa olmazını sağlayacak. Biz yurttaşlar buna inanmak istiyoruz ve pek tolerans gösterecek halimiz de kalmadı açıkçası.

 

6 MİLYON ROMAN VATANDAŞ, 4.5 MİLYON ROMAN SEÇMENİ VAR BU ÜLKENİN

 

Yurttaşlık konusundaki durum da farklı değil. İktidar partisi yetkililerinin sergilemekte sakınca görmedikleri “benim Kürdüm, benim Alevim, benim Suriyelim” anlayışını da hatırlayarak, bu alandaki örneği farklı bir kesim üzerinden vermek istiyorum. Meclis’te geçen dönem görev yapan CHP’nin Roman milletvekili Özcan Purçu’nun tekrar aday gösterilmediği, başkasının da konulmadığı görüldü. AKP’nin listelerinde ise dört Roman aday var ama seçilebilir noktalarda değiller.

“Bu durum çok mu önemli?” demesin hiç kimse lütfen, elbette önemli. Ülkemizde yaklaşık 6 milyon kadar Roman vatandaşımız var ve bunların 4,5 milyonu da seçmen. Yarın iktidar olmayı düşünenler bu gerçeği atlamamalı. Ulusal ölçek için bir şeyler söylemek bana düşmez ama kendi yaşam alanımızdan somut örneklerle durumu anlatmaya çalışayım.

Bugün Edremit’in merkezindeki en sağlam zeminli tepelerde yer alan Roman mahallelerinin sakinleri, altyapısı eksik, çıkmaz sokaklarla dolu ve sağlıksız konutlarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Onları yakın bir gelecekte “kentsel dönüşüm” diye kandırarak rantsal bir dönüşüm yapmaya kalkışanlar çıkacaktır muhtemelen. O zaman mücadele edebilmek için siyasi desteğe ihtiyaç duyacakları da çok açık.

 

ROMANLARLA KONUŞMADAN ROMAN POLİTİKASI OLUŞTURMAK…

 

Aynı şekilde Çamtepe’ye sosyal tesis, düğün salonu, kafeterya, okuma odası, mesleki eğitim odası, halı saha vb. ihtiyaçları değil de, ısrarla bir cami yapmaya kalkışanlara karşı da, siyasi desteğe ihtiyaçları olacak. “Etrafta üç tane cami varken bunu yapmayın, vergilerimizi doğru yerlere harcayın” dedikleri vakit Ankara’da dinleyecek birileri olması lazım ki, mülki ve idari yönetim ile yerel yönetimi etkileme şansları da olsun.

Yoksa işleri çok zor olacak Edremit Romanlarının. Bugün onlara küçük çıkarlar sağlamakla veya hediyeler dağıtmakla ortaya konulmakta olan bir “lütufta bulunma” yaklaşımı var. Sürekli bir işi bile bulunmayan Romanlara “uygun ödeme koşullu” evlerin önerildiği bir merkezi anlayış da sergilendi zaten. Fakat onların yaşamlarını tümüyle dönüştüren bir uygulama tercihini görmek yıllardır mümkün olamadı. Romanlar denince, öncelikle çalgı çengi, eğlence akla geliyor nedense. Çalgıcı, kalaycı, en fazla da pazarcı olarak anılıyorlar.

Ayrımcılık doğal sayılıyor, toplumsal anlayış da, kamusal uygulamalar da bu yönde oluyor. Romanların sorunları ise başta eğitim eksikliği, uyuşturucu kullanımı, yasadışı işlere bulaşma gibi haller aslında. Ülkemizde eksik olan hak temelli sosyal devlet politikaları nedeniyle de onlar için yapılan gelecek kurguları pek bir şey ifade etmiyor. Onları dinlemeden, onlar için politika oluşturmak nasıl mümkün olacak ki? Eşit yurttaşlık için verilen mücadelelerin, Romanları da kapsamak zorunda olduğu gayet açıktır. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına, demokrasi ve ekonomi sorunlarını çözdüğümüz kadar, var olan tüm eşit yurttaşlık sorunlarını da çözerek girmek zorundayız.

 

Exit mobile version