BİTLİ MUHLİS

 

Ana ve babası ölen Bitli Muhlis, bu dünyada  tek başına kaldı. Yakasında bitler dolaşıyor, kokudan yanına yaklaşılmıyor, topluma  sokulamıyor, onu yanı başında gören, burnunu eliyle sıkıp “Az öteye git ulaaa “ diyerek ikaz ediyordu. Bitlis Muhlis, uğradığı felakete ve aşağılamaya  sanki bu köy sebep olmuş gibi tek başına  sokak aralarında dolaşırken  kendi kendine söyleniyordu:

     “Alıp başımı  bu köyden gidecem; ama bu köye de yapacağımı ben bilirim!”

 

      Derken gerçekten  Bitli Muhlis, birden ortadan kayboldu. Nereye gittiğini bilen, gören ve duyan yok. Aradan geçen yıllar ismini dillerden, cismini gözlerden silmişti ki; hiç beklenmedik  bir anda çıkageldi. Koca köy, şaşkınlıktan açılan ağzına işaret parmağını sokup ısırdı da acısını duymadı. Şaşkın bakışları Bitli’den  kendilerine çevirip mırıldandılar:

       “ Ulaaa hoooo gelen Muhlis, bizim Bitli Muhlis olmasına, bizim Muhlis de bu ne olmuş böyle?”

      

 Haklıydılar. Çünkü Bitli Muhlis uzamış boy, genişlemiş göğüs, incelmiş belli kalkmış omuzlarıyla, çakı gibi bir delikanlı olmuş, yürürken sanki onlara yeri sarsıyormuş gibi geliyordu. Üstelik başındaki fotör şapka, sırtındaki takim elbise, beyaz gömlek üzerinde ipekten sarı kravat, elindeki çantayla okulu  teftiş etmeye gelen müfettişe benzemiş. Kolundaki  altın saatin pırıltısı göz  alıyordu. Kirden görünmeyen yüz ve elden şimdi nur akıyordu.

 

         “Bunun ağası yok“ dediler

         “ Kendi ağa olmiş.“

          “ Belli..”

          “ Ne iş tutmuştur ki?”

          “ Ne bilem ki…”

          “ Sorsam ayıp olir mi?”

          “ Oliir..”

          “Olmaz…”

           “Oliiir ulaa…”

 

             Bu tartışmaya daha fazla  dayanamayan  Durmaz Ali,  oturduğu yerden bağırarak ayağa kalktı.

 

             “ Ulaa” dedi; “Bu Muhlis, bizim bildiğimiz Bitli Muhlis değel mi?”

            “ Heee Bizim Bitlidir.”

            “   Hee vallahı ta kendisidir.”

             “  Heee vallahi köyde görmesem inanmazdım!”

 

               Durmaz Ali sinirden titredi:

 

             “ Ulaa  bu Gümüşhane’ye vali mi olmiştir ?”

             “ Yooooo…”

              “ Eeeey Şiran’a Kaymakam mı tayin edilmiştir?”

              “ Yoooo…”

              “Öyle ise, neden ayıp olirmiş gidip soracağım! “

              “Heeeeee … Heeeee Git sor! “

 

                Bitli Muhlis, evinin toprak damında volta atıyor, arada bir duruyor, kendini takip edenleri görmemezlikten geliyormuş gibi yaparak, ayak parmak uçlarına basarak kendini yukarı çekiyor, içine çektiği temiz havayı soluyordu.

               Durmaz Ali yanına çıktı, Bitli’nin yüzünde, bilmediği, görmediği bir dünyaya girmiş adımın şaşkınlığını görünce etkilenip;

             

“Hooş gelmişen Muhlis Beg” dedi.

 

              Ağzından bey sözünü kaçırdığı için kendine kızdı ve dilini ısırdı.

              Bitli Muhlis, bir müddet onu bir memur edasıyla süzdükten sonra sanki zor hatırlamış gibi;

                 “ Haaa Durmaz Ağa sen misin” dedi.

                 “ Nasılsın?”

                    Dil ucuyla;

                  “İyim” dedi. İlgisiz göründü. Hatırını bile sormadı.

                  “ Nerde iş tuttun?”

                   “ İstanbul da!”

                   “Ne iş tutun?”

                   “Tüccarlık yapıyorum”

                    “Tüccarlık ne iş?”

                    “Tüccar, toptan mal alıp satan adama denir. Toptan alıp satarak parayı çuvalla kaldırıyorum.”

                    “ Ne alıp satarsın?”

                    “ Söylemem.“

                    “ Neden?”

                       Bitli eliyle köyü işaret edip:

                    “Bir köy başına üşüşüp bana iş kalmaz“ dedi.

                       Durmaz Ali, Bitli’nin düzgün konuşmasına hayran kaldı.

”Bizim mıhtar gibi dili kırmış“ diye düşündü.

 

Ondan sonraki günlerde Bitli Muhlis ile  Durmaz Ali bir kenara  çekilip saatlerce fısır fısır bir şeyler konuşur oldular. Arkasından karısının şiddetle karşı koymasına aldırmayan  Durmaz Ali, elindeki tek ineği çekip Şiran hayvan pazarına sattı. Akşama da Bitli Muhlis’e evinde güzel  bir ziyafet çekti, Yemekten sonra bu ikilinin sohbeti sabaha yakın bitti. Ondan sonra köy sıraya girdi. Bitli her akşam bir evde misafir ediliyor, Bitli’yle ev sahibinin neşeli, kahkahalı sohbeti geceler boyu sürüyordu. Bu ara  millet üçüne beşine bakmadan atını itini pazara çekip satıyor, koku alan uyanık alıcıların  üçü köyden çıkarken  beşi köye giriyordu.

 

Köy Muhtarı  Eli Sıkı Hüseyin, askerde “Ali Yaz” kursunu birincilikle bitirmiş. Köyde uzun yıllar eğitmenlik yapmış ileri görüşlü uyanık  bir adamdı. Bitli Muhlis’in bir dümen çevirdiğini, köylünün başına bir çorap öreceğini sezinlendiğinden kapı kapı dolaşarak  milleti uyarmaya çalışıyor; ama herkes sanki sözleşmiş gibi aynı cevabı veriyordu:

                      “Heç merak etme mıhtar, bir şeycik yooktir…”

                       

Bitli Muhlis,  misafir edecek ev kalmayınca köyden ayrılmaya karar verdi. Köylüler ilk baharda  yuva kuran kuşlar gibi  cıvıldaşarak  köyün son sınır Guzanarkı sırtlarına dizilip, Ulu Şiran vadisinde  titreşen hava içinde bir karaltı halini alıncaya kadar arkadan bakıp el salladılar.

 

Perşembe günleri Şiran halk pazarından dönen Eli Sıkı Muhtar Hüseyin’i karşıdan görüp koşan, köşe başında karşılaşan ve evine kadar gelen, umut dolu, sanki duyulmasını istemediği, bir sır alacakmış gibi bir sesle fısıldıyordu:

                     “Mıhtar, bene Muhlis Beğ’den mektip vardiir…”

Muhtar, kendine verilen önceki cevaba nazire yaparcasına üstüne basarak aldığı keyfi yüzüne yansıtan bir gülümsemeyle;

                        “Ulaa Yooktiiiir” diyordu.

Muhtar  bir koku çıkacağını sezinlemiş  bekliyordu. Ama köylünün gösterdiği olağanüstü sabra  daha fazla dayanamayarak  altı ay sonra milleti köy meydanına topladı:

                        “Eeeey köylü Bu Bitli Muhlis, size ne söz verdi ki; bıkıp usanmadan  mektup var mı  diye sorup duruyorsunuz?” diye sordu.

                          Köylünün ağzını bıçak açmıyor, meydanı ölüm sessizliği sarmış, muhtara dönük yere eğilmiş başlarıyla bu kalabalık, bir ay çiçeği tarlasını andırıyordu. Bu korkunç sessizliği dayanmayıp bozan yine  Durmaz Ali  oldu.

                         “Mıhtar beni çarptı nemisiz “ diye inledi.

                         “Nasıl?”

                         “İneğimin parası altmış pangonotum gitti”

                              Milletin dili çözüldü.

                             “Benden yüz..”

                             “Ben den seksen..”

“                           “Ben den yetmiş..”

                             “Benden doksan…”

 

                               Muhtarın işaret vermesi üzerine  sesler kesildi, Kalabalığın içinden Çoban Sülü’nün  incecik sesi duyuldu:

                            “Ben den de on pangonat…”

 

                               Muhtar:

                            “Niye verdin Durmaz Ağa!” dedi.

                             “Sakın kimseye  söyleme, aramızda sır kalsın, seni tüccar yapacağım!” dedi.

                                Köylüden koro halinde bir ses yükseldi:

                              “Bize de aynısını  söyledi.”

                                Muhtar;

                             “ Susun” diye bağırdı, dönüp Sülü ye sordu:

                             “ Seni ne yapacaktı?.”

                            “ Apartmanına kapıcı!”

 

                               Bitli Muhlis’in çarpmadığı  köyde iki kişi köy muhtarı ve köy delisi Deli Durmuş kalmıştı. Deli Durmuş’a  “Sen şöyle bir kenarda dur” diyerek eline üç-beş kuruş tutuşturmuştu…

 

                               Arkadan bir yanar dağ gibi patladı Muhtar:

                              “Eeeeeey ben size ne diyeyim  andavaloğlu  andavalılar!,Düne kadar  başınıza kimini kral, kimi vezir, kimini bey, kimini ağa, kimini de şıh yaptınız,  kanınızı emip iliğinizi kuruttular, B u günde dünün Bitlisini başınıza bey yaptınız sizi soyup soğana çevirdi, Şimdi de her seferinde olduğu  peki peki bir daha yapmam diyeceksiniz;ama bu kafayı değiştirmediğiniz  sürece daha nice Bitli Muhlis ler sırtınızdan bey olup gidecektir  yallozoğlu yallozlar!”

 

                                Bağırıp çağırdı, ayağı ile  toprağı tekmeledi.  Sırtını halka dönüp yere tükürdü. Çekip evine gitti. Kapıyı köylüye kapattı. O sinirle hasta olup yatağa düştü.

                                Erkekler, evler önünde sırtları duvara dayalı çömelmiş bir halde titreyen elleriyle sigara tüttürürken, ocağa bir şey koymak  için evlerin orta yerinde  dört dönüp de ele bir şey geçiremeyen kadınların gözyaşı dökerek yaktığı ağıtlar, baca ve kapılardan dışa taşarak, derin, yüksek  lekesiz mavi gök yüzüne yükseliyordu:

 

                             “Ulaa Bitli Muhliiiiis Ulaaa Bitli Muhliiiis!”

                             “ Senin ocağın batsın ocağın kararsın, bize yapacağın bu muydu!”

                              “Ulaaa Bitli Ulaaa Bitli pis başın kara topraklara gelsin!”

                               “Ulaaa ocağın başında guguk kuşları ötsün!”

 

                                                                                                                                                                                                                                                                   

                     

 

 

Exit mobile version