ARKADAŞA VEDA

 

Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz usta sanatçımız CİVAN CANOVA, özgeçmişine şu cümleler ile başlıyor:

 

  1. Ankara’ da doğdum.
  2. T.E.D. Ankara Koleji’ ni bitirdim.
  3. Yılmaz Güney’ in “Arkadaş” adlı filminde rol aldım.

Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümüne girdim.

  1. Konservatuardan mezun oldum.

İstanbul Devlet Tiyatrosu kadrosuna katıldım.

 

Sonrası oynadığı ve yazdığı oyunlar, filmler, diziler ve çoğumuzun bilmediği resim sanatına verdiği emek. Civan Canova’yı saygıyla anıyor ve sizi onun satırları ile yolculuğa davet ediyoruz.

 

Anlarım, anılarım, hayallerim, renklerim…  

2014 yılının son aylarında, kendime has, tuhaf bir mutsuzluk yaşıyordum.

Neredeyse üç yıldır yazı yazmıyordum. Oysa yakın zamana kadar her yaz kendimce bir tiyatro oyunu bitirir, sonbahara doğru bunun hazzı ve huzuru içersinde, kendimi yenilenmiş ve yeni sezona hazır hissederdim.Sonrası, tiyatroda oyunum varsa oyun, çekimim varsa çekim, kış boyu koşturur, tekrar yorgun düşerdim. Sonra yeni yaz gelir, yeniden yazı yazmaya koyulurdum.  Sonra gene kış, gene koşuşturma, yıllardır böyle sürüp giderdi bu. Ama üç yazdır boş boş oturuyordum.  Uyan, deniz kıyısına git, dostlarla muhabbet et, sonra güneşi batır, sonra yat uyu, ardından da bu eylemleri kopyalayıp diğer bütün yaz günlerine yapıştır. Üç yazdır böyleydi bu. Gerçi sağlık problemleri ile de uğraşmıştım ama iki arada bir şeyler karalayabilirdim en azından. Yapamadım.Çünkü beni oyun yazmaya motive edecek hiçbir şey yaşanmıyordu dış dünyada. Tam tersi, yaşananlar hevesimi kıracak cinstendi. Bir kargaşadır sürüp gidiyordu, yok sahneler kapatılacak yok kültür merkezleri dönüştürülecek… Kafalar karmakarışıktı. Bundan sonra oyun yazsam ne olacaktı ki… Kimlerle, hangi sahnelerde paylaşacaktım.

Aşağılayıcı sözler, düşünceler umudumu ve oyun yazma şevkimi sıfırlıyordu neredeyse.

Yazdığım onlaca sayfa, cümlelerim, hayata bakışım, önermelerim  sonuçta isimsiz bir klasörde donup kalacaksa, oyun sahneleyecek mekanlar ve de en kötüsü bu gibi “ıvır zıvır” faaliyetlere ilgi gösterenler giderek azalacaksa ne lüzum vardı yazmaya. Paylaşılmayan üretim ne işe yarardı? Bu tartışmaya açık ruh hali içersinde kıvranıp dururken şöyle fısıldadım kendi kulağıma;

“Kurmak istediğim cümleleri renklerle de kurabilirim. Oluşturmak istediğim dünyaları, becerebildiğim kadar, tuvallede de oluşturabilirim.”

Bu karamsarlık ve medcezirler beni gençliğimden beri saygı ve hayranlık duymakla birlikte yetersiz kalma ihtimali nedeniyle temkinli ve ürkek yaklaştığım bir alana itti. Daha doğrusu sürüklendim. Niyetim bir şey kanıtlamak değildi ki. “Bakın ben resim de yapıyorum” diye ortalarda dolaşıp ucuz bir uyuz kaşıma eğiliminde olduğumu sanmıyorum. Tek isteğim yaptıklarımla hayatıma anlam kazandırmaktı.  Amaç bu anlamı olabildiğince hissetmek ve sonrasında da paylaşmaksa bunu yakın çevremle de halledebilirdim. Bu nedenle imza atarken soyadımı kullanma gereği bile duymadım. Bu alışkanlık hala devam ediyor.

İşte bu düşüncelerle başladım ciddi ve disiplinli bir biçimde resim yapmaya. Hayranlık duyduğum kişiler geçti aklımdan renkleri birbirine karıştırırken. Mesela Can Yücel geçti. Oscar Wilde geçti, Shakespeare geçti, Ruhi Su geçti, Deniz Gezmiş geçti, BertoldBrecht geçti, John Lennon geçti..  Sonra Van Gogh’u düşündüm. Ne şartlarda, hangi ruh haliyle çalıştığını hayal ettim bildiğim kadarıyla ve bildiğime hayallerimi de ilave ederek… Fırçalarımı yıkadığım esnada, onun da geçmiş anlardan birinde bu eylemi yaptığını ama üstün biriyle aynı eylemi yapmanın kişiyi o düzeye getirmediğini düşündüm. Sonra da Van Gogh’un evrensel düzeyini bilemeyerek yaşamasının özel görecelikte büyük bir şanssızlık ve trajedi genelde ise önemsiz bir ayrıntı olduğunu düşündüm.

Sonra, kulakları çınlasın, Nur Subaşı geldi aklıma. Uzun yıllar önce bir oyun çıkışı  Park Kafe’de otururken sormuştum Nur beye, şu an kapıdan Van Gogh girse ne yaparsınız diye, “Kulağı kesikse ilkyardıma götürürüm yavrucuğum” diye cevap vermişti o çok özel ses tonu ve kendine has vurgusuyla.

Sonra serbest çağrışımın ve tabi alkolün de etkisiyle muhabbet koyulaşmış ve konu John Lennon’a dayanmıştı. Lennon’un öldürüldüğü günlerdeydik zaten.

“Peki John Lennon’la birlikte girseler?”

“İkisini ilkyardıma seni de ruh ve sinir hastanesine götürürdüm!”

Bunları düşünüp gülümseyerek fırça sallarken; oyun yazsaydım mesela, bütün bu güzel insanları birer rol kişisi olarak aynı dünyada buluştursaydım diye geçti aklımdan.

Sonra şekilleri belirdi tuvalimde, hikayelerimin…

Art arda yaptım bu resimleri.Hikayelerini anlatırken kendime, hiç ara vermeden.. O yaz da,  her yaz olduğu gibi, Gümüşlük’ de geçti.

Bu sefer aile evimizde değil de sahilde, rahmetli teyyareci Ahmet amcanın deniz kenarındaki evinde kaldım. İkinci kattaki iki daireden birini kiraladım. Yanımdaki odada kadim dostumuz Momti kalıyordu. Dışarıdan baktığınızda renksiz tanıdığınızda ise rengarenk bir kişilik. Bir resim aşığı. Ansiklopedi değerinde bir resim arşivi hazırladı yıllarca emek vererek. Ona ulaşabilmek için kedilerini, yarış kanalına ayarlı her daim açık televizyonu, at yarışı kuponlarını, sayısız izmariti ve müzmin suskunluğu aşmanız gerek. Sonrasında her şeyden konuşabilirsiniz. Resimden, ressamlardan, müzikten, hayattan, hatıralardan, hanımlardan…

Bir yaz sonra Momti karavana taşındı. Karavanın önünde sohbet ettik geceler boyu. Ben karavanı çevreleyen kamışların üstüne resimler yaptım.

JanisJoplin’den, JimiHendrix’den, John Lennon’dan falan konuştuk,  Jackson Pollock’ u tartıştık…

Sonra da ben eve gidip sabaha kadar bu resimleri yaptım.

Yeni yıl yaklaşıyordu.Her yıl olduğu gibi eski yılbaşı gecelerini düşündüm.

1982 yılını seçtim hepsinin arasından.Çiçek pasajında bir meyhane…Hayatla pek başa çıkamamış, sıradan ama güzel insanlar.

Alkol, boşluk, çare arayışları, anlık “eğlence”ler, umut, umut, umut.. Sonra daha eskilere gittim.

60’lı yıllara…

İki gün önceden hazırlanılırdı yılbaşı şenliklerine.

Kestaneli pilavlar, lahana dolmaları, yaprak sarmalar…

Nono, Sevim Çağlayan olurdu. Anneanne ve cicianne fasıl heyeti.

Biz tıfıllar da çalgıcı ve gazinonun üvertür komikleri.

Hele 80’li yıllara bir girdim mi hiç çıkamıyordum.

O yıllarda, o dipsiz kuyunun ortasında; tiyatro kulisleri bir kaçış, bir umut, hayatımızın tek rengiydi. Olmak istediğim ilk ve tek yerdi. Sanırım hala da öyle.

​            Rahmetli Ertuğrul İlgin ile babam konservatuvardan sınıf arkadaşıydılar. 1989 yılında, “Oyunun Oyunu” kulisinde, hazırlanırken eski tiyatro günlerini anlatırdı Ertuğrul ağabey. Babamla hazırladıkları oyunları anlatırdı. Ertuğrul İlgin ve babacığımın gençliğinde canlandırdığı kahinTeresias yansıdı tuvalime hayaller arasında gezinirken.

Oysa 60’lı yıllar sıcacıktı.O sıcak ev, soba, camda beni bekleyen anneannem…

Bayağı bir rüyama girdi İstanbul’daki ilk yıllarımda. Sonra o duygu çoğu resme yansıdı.

​Anneanne ve cicianne.Kahvelerini yapar, pencere kenarına oturur, saatlerce eskilerden konuşurlardı..

 

Biz seninle iki yalnız

Sapıp sarıp çileleri

İlmik ilmik

Yalnızlık çoğaltırız

Biz, iki yalnız

Eskileri birbirine düğümler

Oturup cam kenarına, elimizde kahveler

Hep aynı şeylere ağlarız

 

“Beğendiğiniz Bedenlere Hayalinizdeki Ruhları Koyup Adına Aşk Diyorsunuz”

William Shakespeare’in  Othello adlı eserinde geçtiği sanılan ve sosyal medyadaki bilgi kirliliğine olabilecek nitelikte paylaşımlara konu edilen “beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu aşk sanıyorsunuz” sözünün kaynağı aslında Civan Canova tarafından 2005 yılında kaleme alınan “Ful Yaprakları” adlı oyundur.

Sanılanın aksine “Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu aşk sanıyorsunuz” sözü William Shakespeare tarafından Othello adlı eserinde kullanılmış değil.Shakespeare’den Othello’dan alıntı yaptığını sanan kişilerin aktardığı sözün kaynağı aslında yazar ve oyuncu Civan Canova’nun “Ful Yaprakları” adlı oyunu.

Civan Canova’nın 2005 yılında kaleme aldığı Ful Yaprakları’nda geçen bu söz nasıl olduysa zaman içerisinde William Shakespeare’e atfedilir hâle gelmiş.

 

Exit mobile version