ZAFER YALÇIN

Dünyayı 1980’li yıllarda etkisi altına alan yeni liberal akım, devleti küçültme, bunun karşısında da özel sektörü büyütme amacıyla ekonomiyi ve siyaseti yeniden şekillendirdi.

Yeni liberal akım (neo-liberalizm), ayakkabıdan havluya kadar her şeyi üreten devletin özel sektör kadar etkin ve verimli olmadığını iddia ediyor, devletin kullandığı kaynakları israf ettiğini, bu israfın büyüme ve kalkınma önündeki en büyük engel olduğunu ileri sürüyordu.

Yazımda bu iddiaların ne kadar gerçekçi olduğunu veya ne kadar bilimsel bir temele dayandığını tartışacak değilim. Çünkü bu tartışmanın yeri bilimsel platformlardır, gazete sayfaları değil.

Benim asıl amacım, günümüzde belediyelerin 1980’lerde başlayan yeni akımın etkisiyle bir şirket gibi kâr odaklı çalışıp çalışamayacağını tartışmak.

Özellikle son yıllarda büyükşehir belediyelerinin peş peşe şirketler kurduğunu, bu şirketler aracılığıyla kentlerde birçok hizmeti piyasa şartlarında parası karşılığında sunmaya başladığını görüyoruz, yaşıyoruz.

Birçok belediye sadece kurduğu şirketlerle değil, aynı zamanda kendi verdiği hizmetleri de piyasada tıpkı bir şirket gibi belli bir fiyatla veriyor.

Peki belediyeleri bir şirket gibi davranmaya iten sebep nedir?

Bunun en önemli sebebi, tabi ki gelir yetersizliğidir. Belediyelerin gelir bakımından Ankara’daki merkezi idareye göbekten bağımlı olması ve üstlendiği görevleri merkezden gelen yetersiz parayla görememeleri, belediyeleri bir taraftan şirket kurarak piyasa şartlarında hizmet vermeye iterken, diğer taraftan da kendi bünyesinde verdiği hizmetlerin bir kısmını özelleştirerek maliyetlerini azaltmaya çalışmalarına neden oluyor.

Yani bir bakıma, bu mevcut düzen belediyelere başka bir yol bırakmıyor.

Birçok belediye borç batağında, hiç hizmet vermese, on yıllık gelirini borçlarını ödemeye ayırsa bile borçlarından kurtulamayacak durumdalar.

Tabi, bu borç batağının tek sebebi, gelir yetersizliği değil. Gelen paranın hesapsızca harcanması, halka doğrudan faydası olmayan yatırımlara ve hizmetlere harcanması da bu borç batağının başka bir sebebidir.

Gelelim, başlıktaki sorumuza, belediyeler piyasadaki şirketler gibi yönetilebilir mi? Ya da şirketler gibi yönetilmeli midir?

Benim bu temel soruya cevabım, tabi ki hayır.

Belediyeler, öncelikle birer kamu kurumudur ve kentte yaşayan halkın yerel nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlarlar.

Belediyelerin halka verdiği ve vermesi gereken hizmetleri, piyasa şartlarında fiyatlandırarak verirseniz, o takdirde parası olmayan, ödeme gücü olmayan çok geniş kesimler en temel hizmetlerden yararlanamazlar.

Belediyelerin hizmetlerine en fazla ihtiyaç duyanlar, en yoksullardır.

Tamam, belediyeler yoksullara yönelik yardımlar yapıyorlar. Yapıyorlar yapmasına da, o yoksulların tek derdi akşam karınlarını nasıl doyuracaklar değil ki.

Zar zor okuttuğu çocuğunu güvenceli bir işe nasıl yerleştirecek?

Mahallesinden çarşıya ucuz ve hızlı ulaşım olanağı var mı?

Yaz akşamında çoluğu çocuğu ile bir parkta temiz hava alıp, serinlemek ve bir iki çay içmek istemesin mi?

Yaşlı anasına babasına bakması icap ettiğinde belediyeyi yanında görmek istemesin mi?

Parasızlıktan okuyamamış çocuğuna ya da kardeşine belediyenin açtığı kursta bir meslek edindirmek istemesin mi?

Köyde yaşayan vatandaşım, lise çağına gelmiş çocuğunu şehirde okutmak istediğinde illa ki bir tarikat yurduna mı vermesi gerekiyor?

Bu soruları elbette ki uzatabiliriz. Sanırım derdimin ne olduğunu anladınız.

Ben belediyemin her zaman garibanın, yoksulun yanında olmasını istiyorum.

Herkese adil hizmet vermesini istiyorum.

Şimdi soruyorum, şirket gibi yönetilen, şirket mantığı ile yönetilen bir belediye nasıl garibanın ve yoksulun yanında olacak?

Şirket mantığı ile yönetilen, tüccar mantığı ile yönetilen belediye nasıl herkese adil hizmet götürecek?