Dortmund yaklaşık altı yüz bin nüfuslu bir kent. Seksen iki bin kişilik efsane bir stadyuma sahip. Bu nüfusa sahip bu şehir, bu kapasitede bir stadyumu her maç hınca hınç dolduruyor. Ne zamandan beri? Öğrendiğimize göre 1909 yılında kurulduğundan beri her zaman dolu tribünlere oynamış. Bulunduğu lig fark etmeksizin. Her maçında sadece tribün değil, stadyumun geniş bir çevresi sarı siyah renklere bezeniyor. Kombine bilet fiyatları 500-700 Euro civarında. Sezon başında kombine alan taraftara, verdiği para oranınca store hediye çeki gönderiyor kulüp. Yirmi beş, otuz Euro değerinde. Bunun dışında forma, şapka, bedava bilet falan filan kimseden yok…

Belediye, siyasetçi, iş adamı, kulüp yöneticisi, futbolcu kimseye sponsor olmuyor…

Bunları neden araştırdık, neden yazdık?

Almanya’dan bir futbol örneğiyle girizgâh yapalım dedik. Şimdi anlatacağım hikâye de futbol dışı ama ne anlatmak istediğimize iyi bir örnek olacak. Yaşanmış bir hikâye.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, diriliş için yollar arayan Almanya bildiğimiz gibi ülkemizden çok sayıda işçi aldı.

O günlerde bizim memleketten de üç arkadaş giderler Almanya’ya. Bir pansiyona yerleşip, bir fabrikada iş başı yaparlar. Üç beş gün sonra çarşı pazarı keşfe çıkarlar.

Akşam yemeği için yumurta alıp sahanda yumurta yiyelim derler. Girerler bir bakkala. Adam başı üç taneden dokuz yumurta almak isterler. Alman bakkal bizimkilere bakar, “Siz üç kişisiniz, size üç yumurta vereceğim. Sadece birer tane verebilirim.” der. Biraz gerginlik yaşanırken bizimkilerden biri “Ya boş verin, başka bakkal mı yok? Gider oradan da alırız.” diye fısıldar. Bunlar üç ayrı bakkaldan üçer yumurtayı ayrı ayrı alıp, dokuzu tuttururlar. Güle oynaya pansiyona gelirler. Evini pansiyona çevirip kendi ekonomisini yaratan Madam Helga’ya verirler yumurtaları, pişirip akşam yemeğinde servis etsin diye.

Bir kese kağıdının içine bir de bizimkilere bakan Madam, “Bu akşam üç yumurta, yarın üç, yarından sonra üç yumurta” der. “Burada bir Alman’ın dokuz günlük akşam yemeği var bir akşamda hepsini tüketmenize izin vermem.”

İşte o Almanya’nın bir takımı Borussia Dortmund. Madencilerin, işçilerin, çevre köylülerin takımı. Hafta içi deli gibi çalışıp hafta sonu koşarak gittikleri sevdanın adı. Her deplasmana topluca ya da bireysel olarak kendi imkânlarıyla giden taraftarların yaşadığı, küçük bir kentin takımı…

Ya Balıkesirspor’u Dortmund’la mı kıyaslayacaksın Ersan? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Şimdi yazacaklarımı okuyunca elinizi vicdanınıza koyup siz kıyaslayın lütfen.

Sene 1960’lar, 1970’ler… Balıkesir’in nüfusu otuz beş, kırk bin civarında. İlçeleriyle beraber olsun da yüz, yüz elli bin olsun. O yıllarda Bolu deplasmanına iki, üç bin kişinin gittiği anlatılır. Bir deplasmana Kütahya’ya demiryollarından tren kiralayarak gidilmiştir. İzmir’e, Ankara’ya gidilenler sayısız… Malatya’da oynadığı ilk lig deplasmanına akın edilmiştir. Nasıl mı? Tamamen taraftarın kendi imkanlarıyla.

Hadi bırakalım deplasmanları… Eski iç saha maçlarının siyah beyaz fotoğraflarına baktınız mı? Atatürk Stadyumu mahşeri kalabalık. Balkesirspor maçından önce oynanan amatör küme maçları bile art arda izlenirmiş. Seremoniler efsane, tribünler, tezahüratlar… forma, şapka, deplasman otobüsü sponsorluğu yok ama sevda büyük… Şimdi o yıllardan bu yıllara değişenleri gördükçe kıyaslamayı siz yapın.

Gelelim asıl derdimize…

Bu kadar çetrefilli bir mazi girişi yapmamızın; Dortmund, Balıkesir hattı bir yolculuk yapmamızın bir sebebi var. Gayet iyi tahmin ediyorsunuz… Giresun maçında yaşanan, maçın bile önüne geçen forma hikayesi…

Maç öncesi yazımda tribün desteğine vurgu yaptım. Sesini duyurmaya çalışan herkes bir mecradan buna vurgu yaptı. Hediye forma girişimi çok hoş bir jest ancak taraftar olarak derdiniz sadece forma olmasın diye çok seslendi herkes. Sezonun neredeyse en kalabalık taraftar sayısına ulaşıldı ama yine de beş binleri ancak gördük. Gel gelelim tribünde formalı taraftar sayısı çok az. Beş bin forma dağıtılacaktı, tribünde görünen iki bin yok bile.

Öğrendik ki formalar asıl sahiplerine, taraftara ulaşmadan araba bagajlarına, görevli araçların arka koltuklarına, stadyumdaki bazı odalara stoklanmış.

Şimdi üç kişi için dokuz yumurtayı bir akşam yemeğinde pişirip yemeyi düşünen o üç kafadarın torunları olan Balkes taraftarıyla, ders verir gibi konuşan Madam Helga’nın torunları Dortmund taraftarlarını siz kıyaslayın.

Ülke futbolunu, yabancı sınırını, ülke puanını aklınıza ne gelirse bu pencereden bakıp kıyaslayın.

Hep yanlış anladığımız bir atasözümüze vurgu yapmak isterim: “Bal tutan parmağını yalar” demiş atalarımız. Bu atasözüyle kavanozu avuçlamaya, kaşıklamaya cevaz verildiğini anlamışız hep. Hal böyle olunca her görev adamı, görevinin sağladığı bal kavanozunu taşırken kendisine layık görülen tadımlık ücreti değil de kavanozu layık görmüş kendine.

Sonuç… ortada.

Forma jestiyle taraftara bir nebze olsun heyecan ateşleme düşüncesine teşekkür ederken, bu iyi niyete gölge düşüren zihniyete teessüf ediyoruz.

Mesele üç kuruşluk bir forma meselesi değil. Bu tatlı su kurnazlığının, Türk filmlerinde Ali Şen’in canlandırdığı kasaba kurnazı zihniyetinin memleketi nereye getirdiğini hatırlamak...

Maça dair ne diyelim?

Galip gelebileceğimiz bir maç olduğu kadar, hezimetle karşılaşma ihtimâli de taşıyan bir maç oldu. Daha çok şut deneyen biz olmamıza karşın, korner tehlikesini sahasında daha çok yaşayan da biz olduk. Bu pencereden bakınca bir puana sevinmek lazım belki de.

Gol yemeden bitirdiğimiz iki, üç maçtan bir tanesi olurken ilk kez gol de atamadık. Sedat’ın özellikle ikinci yarıda vurmasını beklediğimiz iki pozisyonda atağı ezdiği dakikalar her şeyi değiştirebilirdi. Aissati’nin geldiğinden beri kaleyi yokladığı iki güzel şutunu ilk kez izlemek güzeldi, keşke kendine güvenli olarak daha sık yapsa.

Hep aklıma gelen ama yazmayı unuttuğum bir şey var ki bu maç oldukça aşikardı. Bizim kendi içimizden acilen bir frikikçi çıkarmamız lazım. Antrenmanlarda bunun için daha fazla zaman ayrılan çalışmalara ihtiyaç var belki de. Zira eksikliğini çok hissediyoruz. Gül gibi pozisyonlar uçup gidiyor.

Diğer bir konu da yedek kulübesi meselesi. Kilitlenen maçlarda skora etki etsin düşüncesiyle oyuna giren oyuncuların katkı sağlaması için, maçın senaryosunun maçtan önce kafalarda belki üç beş defa daha mı oynanması gerekiyor bilemedim.

Neyse, yenmek için uğraşıldığı aşikâr. Can Hoca’nın maç sonu dediği gibi yenemiyorsan yenilme. Zaten son hamlelerin bir son dakika golüyle yıkılmamak adına yapıldığı ortada.

Bu arada seremoni esnasında sahayı şenlendiren tertemiz yürekli çocukları görünce içimizi bir garip duygu kapladı. “Engel olma, destek ol” vurgusuyla içimizden birer birey olan, engelleriyle birlikte yaşamın içinde yaşam mücadelesi veren bu kıymetlerimize dikkat çekildi. Engelliler Haftası etkinliği kapsamında sergilenen bu tablo aklıma Ampute Milli Takımımızın başarısını getirdi.

Nasıl gurur duymuştuk değil mi?

O başarılarla bize gurur yaşatmak, bu seremonilerde duygulandırmak değil anlatılmak istenen. Staddan çıkınca, normal hayat dönünce bu değerlerimizi unutuyorsak ne o gururun ne de o duygunun anlamı kalır. Aracını engelli otoparkına koyuyorsan; kaldırımlardaki engelli rampasının önüne park ediyorsan; engelli asansörünü, tuvaletini meşgul edip temiz tutmuyorsan; evleri, işyerlerini, toplu taşıma araçlarını, yolları onları düşünerek düzenlemiyorsan o gururu da, o duygu sağanağını da hak etmiyorsun dostum…

Bunu da buraya not düşüp önümüzdeki maçlara bakalım…

Şimdi yakalanan havayı sürdürme zamanıdır. Haftaya daha da havaya sokan, şehri umutlandıran bambaşka şeyleri konuşuyor olmak ümidini taşımaya devam ediyoruz. Biz işin “dümenindeki” değil direksiyonundakilere güvenmeye devam edelim.

Dümeninde olanlar gün ışıdıkça görülüyor zaten…

Sağlık ve esenlikle kalın…