ENGİN ARICAN

Bu yıl  ulusal bağımsızlık savaşımızın muzaffer komutanı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 79. yıldönümü ve anma törenleri  cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin  yaptığı açıklamalar, anma etkinliklerine katılım yönünde  irade belirtmeleri üzerine kamuoyunda yoğun tartışmalara, farklı yorumlara hatta  başta CHP olmak üzere kimi çevrelerden  farklı  ve anlaşılmaz  tepkilere neden oldu.

Aslında olayın anlaşılmaz ve karmaşık hiçbir yanının olduğuna inanmıyorum.

Neden ve niçin?

Çünkü, ülkemizde yıllardır Atatürk’ün kimliği ve kişiliği  üzerinden siyasal ve sosyal yaşamda   anlaşılması mümkün olmayan tartışmalar yaşanıyor. Oysa ki, her ülkenin ve günümüzde her devletin kurucu bir lideri vardır ve kurucu lideriyle ilgili  ülkemizde yaşandığı gibi kısır, anlamsız, hatta zaman zaman ifrada, Ata’nın özel yaşamına kadar uzanan hakaret ve çirkinliğe varan tartışmalara, yorumlara tanık olamazsınız.

TARİH BİLİMİ VE POLİTİK ÖN YARGILAR

Kuşkusuz, bunun da bir çok nedeni var.

Birincisi, kendi tarihimizle barışık olmadığımız gibi kendi tarihimizle davalı ve sürekli bir şekilde bilimsel ve akılcı nitelikten yoksun bir hesaplaşma içerisindeyiz.

İkincisi, bilimsel açıdan tarihimizle ilgili kapsamlı, büyük ölçüde nihayete ermiş, sonuçlandırılmış çalışmalardan yoksunuz. Düşün yaşamımızda bu alanda ciddi eksikler, yanlışlıklar ve boşluklar var ve hala bu olumsuzlar yaşanmakta.

Üçüncüsü, tarihimize aşırı siyasal bir anlayış ve tarz ile yaklaşıyor, tarihimizi politik ön yargılara esir olarak anlamaya ve yorumlamaya çalışarak, sahip olduğumuz ve inandığımız ne ise tarihi olay ve olguları, oluş ve gerçekleşme sürecinden, nesnelliğinden kopartarak, kendi savunduğumuz felsefi, ideolojik ya da politik dünya görüşümüze, inanç ve kanaatlerimize basamak yapmak  ya da  her neyi savunuyorsak o “şeye” kanıt olarak sunma gayreti içerisine giriyoruz.

Dördüncüsü, cumhuriyet Devletinin kuruluşu sonrası  egemen olanların ve yönetici sınıfın  tarihi kendi anlayışı ve eylemliliğiyle sınırlı gören ve meşrulaştıran “resmi” tarih anlayışı ve ideolojisinin varlığına tehdit olarak gördüğü her bilimsel ve akılcı  entelektüel girişime ve üretkenliğe karşı takındığı yasakçı ve zorba karar ve uygulamalarının bir devlet politikası haline dönüşmesi aydınlarımızın ve tarihçilerimizin tarihe tarih gibi kendi nesnelliği içerisinde yaklaşmasını, bilimsel düzeyde sorgulama ve anlama, yorumlama olanaklarını yıllarca engelledi.

Beşincisi, bağımsızlığımızın ve egemenliğimizin elde edilmesi süreci tamamlanmadan ülkenin mandacı ve muhip bir iktidar anlayışıyla ve işbirlikçi çabalarla emperyalizme yeniden bağımlı hale sokulması  nedeniyle ulusal öz bilincinin, ulusal öz güveninin  kırılması, yıkılması ve kendi tarihine, kültürüne yabancılaştırılması amacına dönük olarak ülkemiz “tarih” alanında kapsamlı operasyonlara tanık oldu.  Öyle ki kendi tarihimizi biz yabancı kaynaklardan, analizlerden ve yorumlarla öğrenmeye, başlanmaya bir anlamda mecbur kılındık.

ULUSAL ÖZBİLİNÇ VE ULUSAL ÖZGÜVEN

Bu ve benzeri daha bir çok sorun ve sıkıntı  ortaya konabilir. Cumhuriyet devletinin kuruluşundan bugüne  duru, anlaşılabilir, bilimsel, gerçekçi, nesnel açıdan tarihimizi bilimsel olarak ele  alamadığımız, tartışmaları, yaşanan itiş-kakışları olması gerektiği gibi sonuçlandıramadığımız, tarihimize ön yargılı, yasakçı ve zorba bir anlayışla yaklaştığımız için hesaplaşmaları tamamlayıp tarihimizle helalleşmenin bir türlü kapısını aralayamadık.

Onun içindir ki, yakın tarihimizle ilgili olan tarihsel olay ve olguları bile toplumsal açıdan aramızda hesaplaşmanın, kavga etmenin, gerginlik ve çalışmanın, ayrışmanın vesilesi kılıyoruz. Kucaklaşmaktan öte hesaplaşmak, kırıcı olmak, ayrışmak bizlere daha cazip geliyor. Bu durumun dışına çıkan ve aklı, bilimi, gerçeği gözetmeye çalışanları da “dönek” ve “hain” olarak yaftalamak kolayımıza geliyor.

Oysa ki, zaten toplumsal açıdan saçma ve anlaşılmaz olan her ulusal bayram gününde, Atatürk’ün adının geçtiği her kutlama ve anma etkinliğinde  yazılı ve görsel medya üzerinden, sosyal paylaşım siteleri üzerinden  ısrarla yürütülmeye çalışılan, zaman zaman küfür kafire varan atışmalar, sataşmacı, kavgacı ve ayrıştırıcı dil idi. Son yıllarda “ alternatif” kutlama ve “anmalar adı altında yapılan zorlama gösterilere kim tarihsel ya da güncel açıdan bir anlam yükleyebilir?

ROZETLERLE,GİYİMLE,SAÇ SAKALLA AYRIŞTIRILAN TOPLUM

Orta yaş ve ilerisi kuşaklar anımsarlar. Bu hesaplaşma toplumun hemen her kesimine yansımış ve yakaya takılan rozetlerle kişinin adeta siyasal kimliği ve tercihi dışa vurulurken, toplum ayrıştırılarak, insanlarımızın birbirinin canını yakmasına vesile kılınmıştı. Örneğin, Mustafa Kemal Atatürk’ün “kalpaklı “ rozeti ilerici, solcu , devrimci, cumhuriyetçi olmanın işareti kabul edilirken Fatih Sultan Mehmet ya da Osmanlı sembolünü yakasında taşıyanlar da  faşist, milliyetçi, turancı, cumhuriyet düşmanı, şeriatçı olarak kabul edilir olmuştu. Bu durum zamanla rozetten kişinin giyim ve kuşamına, saç ve bıyığına kadar taşınır olmuştu.

Evet, Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk..!

Birisi, Osmanlının devlet ve imparatorluk kurmasında İstanbul’u 1453’ de feth ederek  milad olmuş, diğeri ise son vatan toprağını emperyalist akbabaların pençesinden verilen ulusal bağımsızlık savaşına başkomutanlık yaparak, muzaffer olmuş, cumhuriyet devletini kurmuş Mustafa Kemal Atatürk..

40 katır mı 40 sopa mı!?

FATİH  VE  ATATÜRK

Buyrun, tarihsel açıdan iki eşsiz şahsiyet nezdinde birini  diğerine göre tercih edin..!

Hangimiz Gezi olaylarında duvara “1453” ü “kara gün” olarak yazan her kim ise  bu kişinin  gerçekten bir tarih anlayışına sahip olduğunu söyleyebilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışını ve ayak basışını “kara gün” ve “soy kırım günü “ olarak kabul etmiş Pontus artıkları ile “1453’ü kara gün” olarak gören anlayışın arasındaki fark gerçekten ne!?

O nedenle, bu 10 Kasım’da Erdoğan’ın da, AK  Parti’nin de, AK Partili belediyelerinde Atatürk’ü sahiplenme ve bu günü anmaya yönelik  anlayış ve duruşlarını saygı ile karşılıyor ve alkışlıyorum. Bu konuda  Erdoğan ve AK Parti’ye yönelik siyaset kokan “samimiyet testleri”ni ise şiddetle red ediyor ve kınıyorum.

Ortak ulusal değerlerimiz konusunda  atılan ve atılmış her adımı saygı ve sevgiyle kucaklamak ulusal birlik ve beraberliğimizin daha da güçlendirilmesine, bu alanda hesap yapanların hesaplarının bozulmasında rol oynayacaktır.

Ulusal birlik ve beraberliğin güçlenmesi dirlik ve huzurumuzun  da gelişmesinin  ve güçlendirilmesinin teminatı olacaktır.

Esen kalın…